alacakaranlıkta, tan vaktinde, tuhaf ve olmayacak saatlerde gezinen bir insan olarak, türümde benzerine rastlanmayan bir varlık olduğum duygusu bana öyle bir güç veriyor ki, kalabalığa karışıp yürürken ve bir insanı değil de bir toz zerresini, bir balgamı andırırken kendimi orada yapyalnız sanıyorum, görkemli caddelerle kuşatılmışım, içindekilerin kaçıp gittiği gökdelenler arasında dolaşıyorum ve bir başımayım, yürüyorum, şarkı söylüyorum, hükmediyorum dünyaya, ruhumu bulmam için yelek cebimi karıştırmama gerek yok; o hep orada, böğürlerime vuruyor, şarkılarımın soluğuyla dolarak. bu caddelerde yalnız başıma, tanrı gibi dolaşmaya başladığım anda her şeyin öleceğini ilan eden bir toplantıyı terkettiysem bu, söylenenlerin yalan olduğunu iyi bildiğimdendi. ölüm gerçeği, her zaman gözlerimin önünde; ama dünyanın ölümü; sürekli ilerleyen ölüm, çevreden merkeze doğru beni yutmaya gelmiyor; bu ölüm, benim ayaklarımda, benden çıkıyor; ölümüm, benim birkaç adım önümde. dünya, benim can çekişmemin aynası; ama dünya, benden fazla can çekişmiyor, çünkü ben o andan başlayarak bin yıl boyunca daha da canlanacağım; dünya da, bin yıldır ölmekte iken, kendisine ruh verdiğim o anda eskisinden daha canlı olacak. her şey sonuna kadar yaşanırken ne ölüm olacak ne pişmanlık; sahte ilkbaharlar da olmayacak; yaşanan her an, önümüzdeki ufku gittikçe genişletecek.