iclal

sadece dürtüsel olan değil, tinsel olan da bilinçdışıdır.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
bugün ilkbaharın üçüncü ya da dördüncü günü ve ben, açık havada clichy meydanında oturmuşum. bugün, güneşin altında oturmuş, şunu bildiriyorum size; dünyanın yıkılışa gidip gitmediği hiç umurumda değil, dünyanın doğru ya da yanlış olduğu umurumda değil, iyi mi yoksa kötü mü olduğu da. vardır o; yeter bu. dünya, neyse odur, ben de neysem oyum. bağdaş kurmuş bir buda gibi söylemiyorum bunları; hem sevinçli hem kalıcı bir bilgeliğin esiniyle, içten bir bilgiyle konuşuyorum. dışta var olan, benim içimde var olan; bunlar, anlaşılmaz güçlerin bir bileşkesidir. bir kaostur; bu kaosun düzeni, kavrayışın ötesindedir, insan kavrayışının ötesindedir.
sıkıntılarım için göstereceğim bir neden yok, dehamdan başka. ama, tembel bir dahinin yaşamında bile, öyle bir an gelir ki, taşıtın kapısına gitmek ve bavuldaki fazlalığı kusmak gerekir. eğer bir dahiyseniz bunu yapmak zorundasınız; çünkü en azından, sevebileceğiniz küçük bir dünya, kurmak isteyeceksiniz kendinize, duvar saati gibi sonunda durmayacak bir dünya. bordadan denize ne kadar çok safra atarsanız komşularınızın anlayış düzeyinden o kadar yükselirsiniz. sonunda kendinizi gökte yapayalnız bulursunuz. orada boynunuza bir taş bağlayıp aşağı atlarsınız. böylece düşlerin benzetmeli yorumu yerle bir olur; merhemin dudakta cıvalı bir yara bırakması gibi. size, gece düşü, gündüz düşü kalır, ve zincirinden boşanmış bir gülme.
alacakaranlıkta, tan vaktinde, tuhaf ve olmayacak saatlerde gezinen bir insan olarak, türümde benzerine rastlanmayan bir varlık olduğum duygusu bana öyle bir güç veriyor ki, kalabalığa karışıp yürürken ve bir insanı değil de bir toz zerresini, bir balgamı andırırken kendimi orada yapyalnız sanıyorum, görkemli caddelerle kuşatılmışım, içindekilerin kaçıp gittiği gökdelenler arasında dolaşıyorum ve bir başımayım, yürüyorum, şarkı söylüyorum, hükmediyorum dünyaya, ruhumu bulmam için yelek cebimi karıştırmama gerek yok; o hep orada, böğürlerime vuruyor, şarkılarımın soluğuyla dolarak. bu caddelerde yalnız başıma, tanrı gibi dolaşmaya başladığım anda her şeyin öleceğini ilan eden bir toplantıyı terkettiysem bu, söylenenlerin yalan olduğunu iyi bildiğimdendi. ölüm gerçeği, her zaman gözlerimin önünde; ama dünyanın ölümü; sürekli ilerleyen ölüm, çevreden merkeze doğru beni yutmaya gelmiyor; bu ölüm, benim ayaklarımda, benden çıkıyor; ölümüm, benim birkaç adım önümde. dünya, benim can çekişmemin aynası; ama dünya, benden fazla can çekişmiyor, çünkü ben o andan başlayarak bin yıl boyunca daha da canlanacağım; dünya da, bin yıldır ölmekte iken, kendisine ruh verdiğim o anda eskisinden daha canlı olacak. her şey sonuna kadar yaşanırken ne ölüm olacak ne pişmanlık; sahte ilkbaharlar da olmayacak; yaşanan her an, önümüzdeki ufku gittikçe genişletecek.
bir sik, bir haç, işte kusursuz aşk.