Bir çaresizlik var içimin en kuytu köşesinde. Nasıl da gelip yerleşti bağrımın tam ortasına... Yüz kiloluk bir yük gibi hissettiriyor; nasıl başa çıkacağımı bilemediğim türden. Boşa geçen zamanın, ihanete uğrayan arkadaşlığın, geri gelmeyecek olan güzelliklerin ve bir de ne yapacağıma dair belirsizliğin çaresizliği benimkisi. Beklentiler, inançlar, güvenler ve ulaşılması gereken hayaller, hedefler... Hepsi çaresizliğimi körüklüyor.
Sadece bir yaşam istiyorum; telaşsız, sakin, attığım adımı hissederek... Bir şeylere yetişmek istemiyorum çünkü yetişeceğim derken güzel şeyleri kaçırıyorum. Çaresizliğim tam da burada başlıyor aslında: Hep koşmak zorunda olmanın verdiği yorgunluk ile sakin bir yaşam özlemi arasında gitgel yapmakta.
Zihin dünyamda her şey karışık, orada herkes birbiriyle kavgalı. Susmak bilmeyen bir gürültü yumağına dönüştü düşüncelerim; kendi sesimi unutur oldum. Artık sadece geceleri değil, gündüzleri insanlarla iç içeyken de düşünceler yakamı bırakmıyor. Çaresizliğime çare bulma derdiyle ne gündüzüm kaldı ne gecem.
Çare mi? Henüz bulamadım. Tek başıma aradığım için mi bulamıyorum, orasını bilmiyorum işte. Yapmacık önerilerdense tek başınalık işime geliyor sanırım. Yo, henüz bu yalnızlıktan sıkılmadım, kafayı da sıyırmadım. Her şey içimdeki alemde seyrediyor, kapalı kapılar ardında...
Gözlerim bu kapıların penceresi; ancak içerinin manzarasını merak edenler bu hengameyi görebilir. Tabii kimse içi yün yumağına dönmüş bir çaresizlikle uğraşmak istemediği için gözlerimi sadece kendilerine birer ayna olarak kullanıyorlar.
Yo, yo, ümitsiz değilim; elbet ben de çaresizliğime çare olacak bir yol bulacağım. Ama o zamana kadar yangına odun olmak gerekiyorsa, kendimi bundan esirgemeyeceğim. Yanmaya ve yandıkça "olmaya" çalışacağım bir serüven bu. Elbette yolu