Hayır muhakkak ki bu eski şeyleri kendileri için sevmiyoruz. Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun veya bulunmasın, içimizdeki didişmeden kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz.
Hattâ Kanuni nin, Sokullu'nun İstanbul'unda bile on dakikadan fazla yaşayamam. Böyle bir sey için ne kadar kazanca göz yummak, benliğimden ne mühim parçaları kesip atmak lâzım. Süleymaniye'yi yeni yapılmış bir cami olarak görmek, bizim tanıdığımız ve sevdiğimiz Süleymaniye'yi tıpkı geceleyin Boğaz koylarında uzanan ışıkların suda kurduğu o altın saraylar gibi, zaman içinde bize kadar uzanan bütün bir saltanattan mahrum bırakmaktır. Biz onun güzelliğini dört asrın tecrübesiyle ve iki ayrı kıymetler dünyası arasında her gün biraz daha keskinleşen benliğimizle başka türlü zenginleşmiş olarak tadyoruz. Yahya Kemal'siz, Mallarme'siz, Debussy ve Proust 'suz bir Süleymaniye veya "Kanuni Mersiyesi", hattâ onlara o kadar yakın olan Neşati ve Nedim'in, Hâfiz Post ile Dede'nin arasından geçerek kendilerine varamayacağımız bir Sinan ve Bâki tahmin edebileceğimizden daha çok çıplaktır.
Gerçeği de bu ki her çınarda bir dede edası vardır. Onlar toprağımızın hakiki gururudur; belki dedelerimiz o heybetli vakarı, dağ sükûnetini onlardan öğrendiler. Onun için Yahya Kemal'in Itri'yi eski çınarların mektebinden yetiştirmesini çok iyi anlıyorum.
"O dehâ öyle toplamış ki bizi
Yedi yüzyıl sūren hikâyemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.."