Kendi karanlığında boğulurken başkasına fener olan kişi, aslında o fenerin ışığıyla kendi önünü de aydınlatır. İnsan, en çok iyileştirirken iyileşir.
Kendime Düşünceler
Ne kadar önemli olduğunuzu asla unutmayın!… Bir şarkı yaşanan anı ateşleyebilir. Bir ağaç bir ormanın başlangıcı olabilir. Bir kuş, baharın müjdecisi olabilir. Bir gülümseme bir dostluğu başlatabilir. Bir tokalaşma moralinizi yükseltebilir. Bir yıldız, denizde bir gemiye yön gösterebilir. Bir tek kelime, büyük bir ideali anlatabilir. Bir oy, ülkenin kaderini değiştirebilir. Bir huzme güneş ışığı, bir odayı aydınlatabilir. Bir mum, karanlığı yırtabilir. Bir gülüş, hüznü fethedebilir. Bir adım, uzun bir yolculuğu başlatabilir. Bir dua, bir kelimeyle başlar. Bir umut ışığı ruhumuzu besleyebilir. Bir dokunuş, ne kadar önemsendiğinizi hissettirebilir. Bir ses, bilgelikle konuşabilir. Bir yürek, gerçek olanı anlayabilir. Bir yaşam, çok şeyi değiştirilebilir. Görüyorsun ya… Her şey sana bağlı!. Ne kadar önemli olduğunuzu asla unutmayın...!
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
ROBIN HOOD MİTOSUNDAN DİJİTAL SİMÜLASYONUN İFLASINA
KÜLTÜREL TERMODİNAMİK VE ALGORİTMİK KAPİTALİZMİN SERT DUVARI: ROBIN HOOD MİTOSUNDAN DİJİTAL SİMÜLASYONUN İFLASINA KÜLTÜREL EKONOMİ-POLİTİK BİR MANİFESTO ​ALTYAPININ DÖNÜŞÜ VE MİTİK MORFOLOJİ ​Geç kapitalizmin ekonomi-politik yapısı, kendini mekânsız, bulut tabanlı, sürtünmesiz ve sonsuz bir akışkanlık olarak sunan siber-algoritmik bir illüzyon üzerine kuruludur. Gilles Deleuze’ün "kontrol toplumu" olarak kavramsallaştırdığı bu yeni evre, bireyin kodlar, şifreler, modülasyonlar ve sürekli veri akışlarıyla kesintisiz bir denetime tabi tutulduğu bir matriks vaat eder. Ancak bu vaat, ideolojik bir örtüden ibarettir. Algoritmik kapitalizm, kendini ne kadar soyut ve maddesizleştirilmiş olarak sunarsa sunsun, eninde sonunda evrenin bükülmez fizik yasalarına, termodinamiğin acımasız gerçekliğine ve somut coğrafi/jeopolitik boğaz noktalarına bağımlıdır. ​Bu makale, entelektüel tarihin en eski isyan mitlerinden biri olan Robin Hood figürünün çağlar boyunca geçirdiği morfolojik dönüşümleri temel alarak, kapitalizmin muhalif enerjiyi evcilleştirmek için ürettiği "Kültürel Artı-Değer" mekanizmasını deşifre etmektedir. Geliştirilen "Kültürel Termodinamik" teorisi uyarınca; sisteme karşı geliştirilen her radikal isyan, adalet talebi veya arzu nesnesi, kapitalist aygıt tarafından emilerek simülasyon evrenine tahvil edilir. Ne var ki, bu dijital simülasyonun sürdürülebilmesi için harcanan muazzam atomik ve fiziksel enerji, sistemi kaçınılmaz bir çöküş eşiğine, yani "Sert Duvar" (The Hard Wall) gerçekliğine taşımaktadır. Michael Sarnoski’nin sinematik praksisinden Che Guevara, Malcolm X ve Marilyn Monroe gibi küresel ikonların ontolojik dönüşümlerine uzanan bu dokuz eksenli söküm matrisi, siber-panoptikonun elektriklerinin kesileceği o fiziksel sınırı ekonomi-politik ve termodinamik
Felsefe
Niye uzun bir yazı ve yine ben :)...
Bu yazıyı yazıp yazmama konusunu çok düşündüm. Ama sonra dedim ki kendi kendime yaz gitsin. Ve bu yüzden de şimdi yazıyorum :) Bildiğiniz üzere bugün sabah Türkiye - Paraguay maçımız vardı ve mağlubiyetle sahadan ayrıldık. Üzüldüm, üzüldük; üzülmedik değil. İnsan illa küçük de olsa bir hüzün hissediyor. Neyse şimdi buraya üzülmemizden bahsetmek için yazmıyorum. Bundan sonrasında konudan konuya atlarsam kusuruma bakmayın... Öncelikle nasibimizde gol atmak yokmuş diyerek başlamak istiyorum. Çünkü ben sadece son 20 dksını izleyebildim maçın. (Çünkü uykuda kalmışım. Biz kaybedince de tamamını izlemek istemedim.) Ve o son dakikalarda özellikle nasıl goller kaçırdıklarını gördüm. Hayır yani hiçbiri mi gol olmaz? Olmadı. Ve neredeyse hepsi de kaleyi milimiyle, santimiyle sıyırdı. Mesela Merih'in o son saniyedeki kafa vuruşu... O gol olabilirdi mesela ama olmadı. Buna resmen nasibimizde o gol yokmuş demek oluyor. Hayatta da böyle şeyler başımıza gelmiyor mu? Bir şeyin olmasını çok istiyoruz. Neredeyse her yolu, her şeyi deniyoruz olsun diye... Ama olmuyor. Allah nasip etmiyor. Demek ki bizim için hayırlı bir şey değilmiş deyip yolumuza bakmamız, devam etmemiz lazım. O gol de bize hayır getirmeyecekti demek ki. Bilmiyorum anlatabildim mi? Ve ben olsam oraya gelebildiğim için bile sevinirdim. Gönül isterdi ki daha da ielrleyelim ama işte nasip... Şimdi görüyorum ki herkes linç tufanına tutuyor takımı. Ben linçlemek için yazmıyorum kesinlikle bu yazıyı. Ya da mesela bir şey daha var bizim kazanmamımızı engelleyen kanaatimce... O da bir şey oldu mu bunu hemen yüceltmemiz, ortada hiçbir şey yokken kibirlenmemiz ya da daha başka şeyler... Size soruyorum karşı takım Paraguay diye ezip geçeriz ya demediniz mi? Tamam bakın belki demediniz ama hiç aklınızın ucundan bile mi geçmedi?
Uzun uzadıya kalbimin ırağına yürüdüm, vardığım her yerde sen vardın. Kalbimin en derininde, en sessiz odasında oturuyorsun Öylece gülümsüyordun bana Seni özlemekle geçiyor zaman; yollarını gözlemekle, sesinin uğrayacağı ihtimal kapılarını aralık bırakmakla. Göz kapaklarım yorgun. Şafakları söke söke geçen gecelerden kirpiklerime uyku değil, bekleyiş sinmiş. Ama gönül yorgun değil. Keder değil bu. Istırap da değil. Adını koyamadığım bir sadakat belki; sana doğru kurulmuş bir iç dünya. Kol saatim… Evet…, Kol saatimsin sen. Bunu sana söylerken sen gülúmsedin. Hadi beni kol saatin olarak kayıt et her yere dedim. Bununla da yetinmem gider bir beste yaparım sana dedim Zamanı senden öğreniyorum çünkü Her anım dolu dolu seninle çoğalıyordu Omuzlarında taşıdığın yorgun dünlerin, bugüne sarkan o koca hasretin, bazen bir susuşunda,
İnsan koşarak gittiği yerlerden çekilir, heyecanla aradıklarından uzaklaşır, çok sevmesine rağmen mesafelenir... Çünkü zordur yüklediğin anlamın altında kalmak. Zarifoğlu diyor ya; ‘Gelecektim ama daha kötü bir hatıram olsun istemedim.’ Bazı şeyler, en iyi yerde noktalanmalı…