• Zweig, gördüğüm an incelemeye gerek bile duymadan aldığım kitapların sahibi.
    1 saatte biten yine incecik bir Zweig kitabı. İnce ama dolu dolu. Yaptığı psikolojik tahliller ve betimlemelerini hepimiz biliyoruz artık bence :) 15'ten fazla kitabını okumuşumdur Zweig'in ama bu kitabın konusu diğerlerinden farklıydı polisiye tarzındaydı. Sadece insan psikolojisini değil, hayvan psikolojisini de çok güzel gözler önüne sermiş bu kitapta. Hem bir hayvan hem bir insan gözünden olaya farklı bakış açılarıyla dahil oluyoruz. Okuyunuz efendim, tavsiye edilir.
  • Paulo Coelho'nun Simyacı'sında Mesnevî İzleri
    "Kötülük," dedi Simyacı, "insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır."
    Kitabın olay örgüsüne baktığımızda “Santiago” adındaki karakterin kişisel menkıbesini bulmaya çalışmasından yola çıkılarak oluşturulmuş. Bunun için Mevlana’nın hikâyesinden yola çıkılmış da deniyor. Mesnevi'de geçen hikayeyi okuduğum için bir çok benzerlikle karşılaştım. Mevlana'dan etkilendiği konusundaki tartışmaları araştırdım ve bahsi geçen tartışmayla ilgili şöyle bir yazı paylaşmak istiyorum;
    "Coelho, ilk yıllarda bu eserinde hiç kimseden etkilenmediğini söylese de yakın tarihte İran'da katıldığı bir konferansta, Simyacı'yı Mevlana'nın Mesnevi'sinde geçen bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığını itiraf etmiştir. Zaten Simyacı adlı eserde anlatılanlar, Mesnevi'nin 6. cildindeki, 'Bağdat'ta yaşayan bir kişinin gördüğü rüya sonucu Mısır'da bir adrese gitmesini' konu alan hikayeyle neredeyse birebir aynı.''
    Mesnevi'de geçen bu hikayeyi okuyup sonrasında Simyacı'yı okuyan bir çok okur bu benzerliği farkedecektir.
    “Santiago” karakteri ile başaralı bir karakter yaratmayı başarmış yazar. İster istemez karakteri seviyorsunuz. Bu sizin kitabı daha istekli okumanızı sağlıyor.Kitap roman olmasına rağmen size bir felsefi yapıt, masal ve hikâye izlenimi veriyor. Üstüne bütün bunları sürükleyici bir şekilde verdiği için kitabı sıkılmadan okuyorsunuz.
    Ayrıca bir nasihatname özeliği de var diyebiliriz. Çünkü kitap karakterlerin birbirine nasihat vermesi yoluyla oluşturulmuş. Okuyucuya karakterler üzerinden sürekli örtülü nasihatler verilmiş. Kitapla ilgili bir çok kişiden olumlu anlamda yorumlar dinledim ve mutlaka okumam konusunda uyarıldım. Sonuç olarak kitabı okudum ve bittiğinde kitap elimde ne yani bu muydu söylemleri ve yüzümdeki ifade tam bir hayal kırıklığı şeklindeydi. Kitap kötü değil fakat bendeki beklenti çok yüksekti ve belkide Mesnevî okuduğum için karşıma çıkan benzerlik kitaptan etkilenmemi önlemiş olabilir.Yada Mesnevî kadar doyurucu bir kitabı okumuş olmakta,bu kitaptan etkilenmemi engellemiş olabilir.
    Keyifli okumalar...
    Paulo Coelho
    Simyacı
    Can yayınları
    Çeviri:Özdemir İnce
    Sayfa:166
  • “Elimde hiçbir kapıya uymaz anahtarlar, şimdi size aşka, hayata ve ölüme dair yerli yersiz cümleler söyleyeceğim.”

    Koca kitabın hülasası, içeriğinde ne taşıdığı bu veciz cümleyle tam olarak anlatılmış aslında. Bu iyi bir niyet aktarımı. Ben yine de biraz bahsetmek istiyorum kitaptan. 450 sayfa boyunca beni biriktirdi sonuçta, hem de ben onu bitirmemeye çalışırken.

    Nazan Bekiroğlu, bilen bilir ama bilmeyen için şöyle söylemek gerek; özge dili, lirik anlatımı ve hassas bir kalbi olan kendi deyimiyle Nakkaş (hem de usta bir Nakkaş), Türk edebiyatı içinse büyük bir talihtir. Onun o sizi çok başka yerlere çağıran lirik cümlelerini başka dile çevirdiğinizde aynı tat olmayacaktır. Bu da bizim lezzet dolu bir ayrıcalığa sahip olduğumuzun kanıtı.

    Denize, Buhurumeryeme, Nergise, çiçeğe yani, doğaya, hatıra taşıyan güzel kokuya ve aşka âşık bu zarif kadın, naif ibrişimiyle sizi gönlünüzden yakalıyor. Temas ettiği yerler, gönül dilini konuşanların, ancak aynı hâle mazhar olmuş, aynı yolu yürekli bir serdengeçti olarak gitmiş ve hikmetten nasibini alarak gönül bilgesi olarak dile getireceği şeyler. Hani vardır ya Halil Cibran’nın Ermiş’i işte yer yer o sesi duyarsınız. Mimoza Sürgünü’nde kendisi için: “Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. Eğer öyle değilse ya ben hayal görmüşümdür ya bana hülya anlatmışlardı.” demişti Nakkaş. Çünkü doğası dışına çıkan şeylerin acı verdiğini ve bu acının da ancak estetize edilerek yaradılıştaki o doğal güzelliğine döndürülebileceğine inanıyor. Bu kitabı da, 20 senelik yazarlık ömründeki aşka, hayata ve ölüme dair eserlerinde yayınlanmış lirik deyişleri ve bir kenarda kalmış ama yayınlanmamış yani kitaba kadar henüz söylenmemiş estetik deyişlerinden teşekkül ediyor.

    Parçaya dair örnek sunmak bütünü tam olarak anlatamaz belki ama fikir verebilir. Onun için eserin içeriğine dair de bir şeyler yazmak istiyorum.

    Bir yazar var ki karşımızda kendine Nakkaş, Yazıcı isimlerini seçen. “Daha yüksek hakikate temas etmek için bunca hikâyeyi ben uydurdum” diyen ve “kaybolmamak için, varlığımdan en fazla şüphe ettiğimde var olmak için yazı, içim içime sığmadığında yazı” diyerek yazıyı bir çıldırmama tahliyesi olarak gören, ancak yazı aracılığıyla halleşebilen... İçinde bir can yangını taşıyan ve “sizin gördüğünüz dumanı, ateşi bendedir” diyerek kelimelerin kifayetsizliğini gösteren... Hayatın sahiciliğine takılıp, sertliğine maruz kalarak yaşama beceriksizliğini yazının emniyetinde sükûna erdiren bir ruh.

    “Kelâmın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da öte ah var.”

    Nakkaş, dile dökemediğin şeyin acısının katlanılmaz olduğunu söyler sana. Çünkü isimlendirmek, o şeyin varlığını beyan etmektir. Çünkü isimlendirmek, acıya bir anlamda sınırlar çizerek, onu daha evvel tecrübe edilmiş bir alana hapsetmektir. Bu yüzden kelimelerle yolunu bulmak, yazmayla kendini sağaltmaya da eştir ona göre. Köhne diliyle dünyada kendini ifadeye çalışan insan ancak aşkı yaşadığında yepyeni bir dil sahibi kılınabilir. Bu dilin kahramanları Yusuf-Mecnun-Âdem ise de Nakkaş bizzat bu çetrefil, büyülü dili bize duyurur.

    “Ömrü boyunca hayatı, varlığı, oluşu bir imaj sağanağının arasından seyreden biri sonunda düz cümlelerle konuşmak istiyorsa o artık şiirle birlikte aşkı da kaybetmiş demektir.”

    Ben aşkın kelamını en çok Nakkaş’tan dinlemeyi seviyorum. Çünkü güzelliğin insanın doğasından geldiğini ve o doğayı fark edip, ezel tanışının farkına vardığında insanın gerek dilsel gerekse manasal anlamda hayatı çok farklı bir boyutta yaşayabildiğine, beni O inandırdı. Anlattığı masal, hikâye ya da deyişle önce o dilin lezzetine varıp, sonrasında o hali duyumsamak farklı bir hakikate ermek demekti çünkü.

    “Elif karanlıkta oturuyordu. Bir Be bulsa, açılacaktı yolu. Ama sırdı Be. Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu. Sır ortaya çıkınca Elif soracaktı, neye geldin? Seni açıklamak için, diyecekti Be… Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı… Müstesna bir yazgıyla ödüllendirildiğine inanmaktan gelir aşkın büyüsü. Seçilmişlik vehmi.”

    Bu müstesna hali tehlikeli kılansa akılla oynamaktı. Bir denge üzerinde durmak… Oysa Nakkaş, akılla dengede tutulan aşkın münisleştiğini ve munisleşenin artık aşk olamayacağını söyler bize. Çünkü mecnunluğudur, Mecnun’u Mecnun kılan. Ancak aklıyla sorgulayarak vehim ve şüphe doğurduysa âşık, orada hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Teslimiyetin kaybolduğu yerde tereddüt var olacaktır. Hiçbir duygu aşkla aşık atamaz, nefretten başka.

    “O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk, orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegâne duyguydu ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi.”

    Aşkın hâllerini zarif bir biçimde anlatan Nakkaş bize insanlık hâlleri üzerine de önemli ipuçları verir. Der ki: “Kötülükle sınanmayan iyilik makbul meta değil. İnsanı insan yapan, kötü olmaya gücü yettiği hâlde iyi olmayı seçebilmesi.” İyilikle ilgili olarak da “hatırlayacağın iyiliği yapma” diyerek ince bir telkin de bulunur. İnsan unutan bir canlı hele de insaniyetinden sıyrılmışsa nankör. Onun için der Nakkaş “Kalbine dokunmalı insanların. Yoksa bir kalpleri olduğunu kolayca unutuveriyorlar.”

    İçinden yenilenmeyenin, dışından çabuk eskiyeceğini ve insana, kalp yönünün tayininde en büyük rehberin vicdan olduğunu, onu kaybedenin tam da kaybettiği yerde bulabileceğini çünkü vicdanın hatırlanabilir bir gerçek olduğunu biz yine Nakkaş’tan duyarız. Acı çekmenin ruhun fiyakası olduğunu bilirdik de acının da bir estetiği varmış; “İnsan, acısını salt kendi adına çekiyorsa bu bencil bir acıdır. Kendi acımızda başkasının acısını da tecrübe edebilirsek, o zaman çoğalır, tamamlanırız. Bu da kendi acımızda evrenin acısını tecrübe etmek demektir.”

    Hayata dair sözlerini söyleyen Nakkaş’ın annelere dair de diyecekleri olacaktır elbet. Annelerin hepsini birbirine benzeyen ayrı bir ırk olarak görür ve güçsüzlükteki büyük güce dikkat çeker. “Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?”

    Bu kadar etrafında dolanıp, noktanın kendine temas etmeden olmaz tabii. “Hayat ne biliyor musun? Delinmiş sandalına su dolarken senin daha yüksek bir hızda onu boşaltmaya çabalaman.” Sözü daha fazla yormadan şunu söyleyebilirim. Ben okurken, bu kesif mana ikliminde Nakkaş’la birlikte enginde yol aldım. Yıllar evvel okuduğum Halil Cibran’ın Ermiş’ini okurken de benzer hikmetli bir yolculuğa çıkmıştım. Yol farklı olsa da ben yine o soyut yolun somut yolcusuydum. Kitapla alakalı elbette ki değinmediğim çok şey var, zaten hepsine değinmek de mümkün değil. Birçok konuda kavramsal manada deyiş ve sorgulama imkânı var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eserin oluşturulma biçiminden dolayı da Nazan Hoca’nın “Best of” çalışması olduğunu söylemek mümkün. Bitirirken Nakkaş’ın şikâyetten hikâyet ettiği bölümde söylediği, zaman zaman kalbe gelen o deyişle bitirmek isterim:

    “Ya Rabbi! Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim. Bilirsin, öyle, senin adını unutmuşlardan değilim. Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i rahmanınla, esirge ve bağışla; ama bu dünya bana zor geldi.”
  • "Zor, dedi gülerek Dursun Dede...
    İnsan olmak çok zor sultanım...
    Dünyada çok şey kolay da, insan olmak zor..."
  • Patrick onu öpmeyi bırakıp, yatağa doğru götürdü. Kendini ağır gitmeye, içindeki canavarı yavaşlatmaya zorladı. Her zamanki kıyafetleri yerine, yelek, gömlek ve bot giyiyor olmasına küfür ederek, üzerindekileri çıkarıp yanına uzandı.

    Lizzie’nin yumuşak bedeni, dayanmasını güçleştiriyordu. Ona sarılmak, tüm yumuşaklığını hissetmek istiyordu. Ellerini bir saniye daha ondan uzak tutamazdı. Avucunu, Lizzie’nin beline ve kalçasına doğru götürdü ve ince kumaşın üzerinden onu okşadı.

    Eline bir oda dolusu şeker verilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu ama tamamını yiyecekti. Lizzie, dilinin üzerinde eriyecek miydi? Tatlı bir şurup gibi çözünecek miydi?

    Patrick, Lizzie’nin göğüslerini avucunun içine aldı. Parmaklarının arasındaki diri göğüsler, hayallerindekinden çok daha hoşuna gitti —gece yarılan kasıklarındaki huzursuzluk dayanılmaz olduğu zamanlarda bunu sık sık hayal etmişti.

    Lizzie de kendi kendine dokunup Patrick’i hayal etmiş miydi? Patrick, Lizzie’yi seyrettiği sırada, kendi kendine dokunduğunu hayal edip, çenesini iyice sıktı.

    Lizzie’nin dudaklarına, boynuna öpücükler kondurdu. Teni krema kadar pürüzsüz ve tatlıydı. “Tanrım, mükemmelsin,” diye mırıldandı ve dilini elbisesinin açık kısımlarında gezdirdi. “Her yerini tatmak istiyorum.” Lizzie’nin göğüslerini yüzüne doğru götürüp, kadınsı kokusunu içine çekti. Başparmağını kıyafetinin kabarık kısımlarında dolaştırdı. “Küçük ve sert meme uçlarının da...” Arzuyla gözlerine baktı. “Baldırının üst tarafındaki yumuşak kısımların da...”

    Lizzie’nin gözlerinde şaşkınlık vardı. Ardından şaşkınlığın yerini daha tehlikeli olan merak aldı. Lizzie, onun aklını başından alabilirdi.

    Lizzie, kollarında hafifçe kıvrandı. Sabırsızlığı Patrick’i daha da heyecanlandırıyordu.

    Patrick, elbisesinin iplerini gevşetip, omuzlarından indirdi. Elbise yere indiğinde göğüslerini seyretmeye başladı.

    Derin bir nefes aldı ve ardından zorlukla kısa bir nefes verdi. Patrick kadın göğsünden hoşlanırdı —büyük, küçük, orta boylarda olanlardan— ama Elizabeth’in göğüsleri mükemmeldi. Aklını başından alabilecek kadar. Yüzünü oraya gömüp, bir daha da kaldırmamak istiyordu. Bu göğüsler, her erkeğin erotik rüyalarını süsleyecek türdendi. Dolgun, yuvarlak, sıkı ve kalkık. Dudaklarının pembeliğiyle aynı renkte küçük meme uçlan... “Çok güzelsin,” diyerek inledi Patrick.

    Neredeyse ona dokunmak istemeyecekti. Porseleni andıran teni pürüzsüzdü —Patrick’in iri ve kaba elleri için fazla hassastı. Ama Patrick ona karşı koyamıyordu. Göğüslerini avcu-nun içine aldı ve ipeksi tenini nasırlı avucunda hissedince bir kez daha inledi.

    Lizzie ürperdi. Parmaklarını ısrarcı bir şekilde Patrick’in saçlarında gezdirdi. Patrick onu başta kibarca öptü. Dudakları pürüzsüz ve duru teninde hafifçe dolanıyor, onun tadını çıkarıyordu. Dilini, meme uçlarında gezdirip, nefesiyle, Lizzie’nin arzularını doruğa çıkardı. Lizzie’nin bedeni kasıldı. Pembe meme uçlarının rengi koyulaşıyordu.

    Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Tanrım, sadece ona bakarak bile çıldırabilirdi.

    Daha fazla bekleyemedi ve pembe inciyi dişleri ile dilinin arasına aldı. Lizzie inledi. Kısık ve derin sesi Patrick’i daha da çıldırttı. Tanrım, çok diriydi. Isırmamak için kendini zorladığı sulu bir şeftali gibiydi.

    Patrick, onu daha çok somurdu. Daha derine aldı. Dilini meme ucunun çevresinde gezdiriyor, eliyle de eteğinin ucunu kaldırıyordu.

    Lizzie de ona karşılık veriyordu. Patrick, elini Lizzie’nin baldırına doğru itti. Çok yumuşaktı. Parmağı, kasıklarına değince, irkildi. Tüm bedeni bu ıslaklığı arzuluyordu. Tamamen hazırdı.

    Lizzie’yi tamamen soymak ve ona sahip olmak için sabırsızlanıyordu. Dudaklarını ve dilini, onu inletene kadar kullanmak istiyordu. Ama bunun biraz beklemesi gerekiyordu; birbirlerinin tutkularını keşfetmek için önlerinde uzun bir ömür vardı. Lizzie, kapının demir çubuğunu indirmiş olsa da, Patrick’in adamları ya da herhangi biri her an gelebilirdi.

    Patrick, parmaklarını üzerinde gezdirdi. Hafif iniltileri iyice yükselene kadar. Lizzie’nin elleri, Patrick’in omuzlarında ve kollarında dolanıyordu. Kaslarını tutuyor, yalvarırcasına onu kendisine çekiyordu.

    Çıldıracaktı.

    Ah, evet. Patrick iyice sertleşmişti.

    Meme uçlarını bir kez daha yaladı ve Lizzie’nin boşalacağını hissettiği anda onu, daha çok somurmaya başlayıp, parmağını en hassas noktasına götürdü. Lizzie çığlık attı ve bedeni kasılırken, ona doğru iyice yaklaştı.

    Patrick, gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu haldeyken çok güzeldi. Patrick’in göğüs kafesinin daralmasına neden olacak kadar güzeldi. Başını arkaya atmıştı. Yanakları kıpkırmızı ve dudakları aralıktı. Tutkulu görüntüsü, Patrick’i de tetikliyordu.

    Bir dakika daha bekleyemedi. Lizzie’nin içine girmesi gerekiyordu.

    Pantolonunu çözdü. Sertliği serbest kalmıştı. Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.

    Lizzie hiçbir tepki veremeden, Patrick ona doğru gitti ve Lizzie’nin kasıklarına değdi. Lizzie’nin inlemesi, Patrick’in tüm bedenini sarstı. Dişlerini sıkıp, içine girmemek için kendini zor tuttu. Bu inanılmaz baskıya bir son vermek istiyordu. Lizzie o kadar ıslaktı ki Patrick’in yavaş olması çok zordu. Bunu çok uzun zamandır bekliyordu.

    “Lütfen,” diye fısıldadı Lizzie, Patrick’in zihnini okur gibi gözlerine bakarak. “Şu anda sana ihtiyacım var.”

    Bu istek, Patrick’e daha önce hiç hissetmediği duygular yaşatıyordu. İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Hiç tanımadığı duygular. Bunu nasıl adlandırması gerektiğini bilmiyordu. Ama bu kadına olan ihtiyacının arzu ile bir ilgisi olmadığını biliyordu. Lizzie, ölmekte olan bir adama umut olmuştu.

    Patrick, kollarını Lizzie’nin bacaklannın altına doğru itti ve içine girmek için hazırlandı. Yavaş yavaş ilerledi.

    Büyük bir zevk dalgasıyla inledi. Lizzie onu kadife bir eldiven gibi sarıyordu. “Tanrım, inanılmazsın.” İçine daha çok girmek, daha derine gitmek istiyordu.

    Ama onun masumiyetine dikkat etmesi gerekliydi. Gerçi Lizzie’nin ona verdiği tepkiler buna pek de gerek olmadığını söylüyor gibiydi. Bir bakirenin yaşayacağı şoku hissetmiyordu. Gözlerinde korku ya da acı yoktu.

    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti. Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Patrick çok iriydi ve Lizzie de çok küçüktü. Ama ifadesinden canının yanmadığı anlaşılıyordu. Lizzie gözlerini tutkuyla hafifçe kapattı.

    “Seni incitmek istemiyorum.”

    Lizzie gözlerini açıp, Patrick’in gözlerine baktı. Patrick, yüzünde bir kaygı ifadesi olduğunu sezdi. “Beni incitmeyeceksin Patrick.”

    Sesinde bir şeyler vardı... Patrick içine ağır ağır girdi. Ta ki geri dönemeyecek kadar derine ulaşana dek. Orada durdu ve ardından içine doğru girip, çıktı. Lizzie’nin bedeni, ona karşı koymuyor, sadece uyum sağlıyordu.

    Lizzie’nin çığlığı acı değil, tatmin doluydu.

    Patrick bir an için şaşırarak duraksadı ama Lizzie kalçasıyla daireler çizmeye başladığı sırada, içine girdiği zevk girdabından başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

    Lizzie’nin bedeni güçsüz düşmüştü. Patrick’in yetenekli parmakları ve dili, aklını başından almıştı. Göğüslerinin bu kadar hassas olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Patrick dilini, meme uçlarında gezdirmeye başladığında, tüm bedeninde bir zevk dalgası hissetmişti.

    Ama içine girdiğinde aldığı zevk, hiçbir şeyle kıyaslana-mazdı.

    Patrick, pantolonunu indirdiği anda, bir anlık bir tereddüt yaşadığını kabul etmesi gerekirdi. Patrick iri bir adamdı. Jo-hn’dan da iri...

    John. Ona söylemeliydi...

    Ama Patrick’in hassas tenine değdiğini hissettiği anda, tüm düşünceler unutulmuştu. Onu içine almak istiyordu. Onu sevmek istiyordu. Ona zevk vermek ve zevk almak istiyordu.

    Bedeni sırılsıklamdı. Patrick, kasıklarına değdiği anda, tüm bedeni alev alev yanmaya başladı.

    Ta ki bedeni arzu ve istekle kasılana kadar.

    Patrick’in işkencesine bir dakika daha dayanamayacağını düşündüğü anda, içine ağır ağır girmeye başladığını fark etti. Adeta onu tamamlıyordu.

    Son bir hareketle, bir oldular.

    Lizzie’nin bedeni rahatlamıştı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi.

    Belki de öyleydi.

    Tanrım, onu hissedebiliyordu. İçinde zonklayan sertlikle birlikte tüm bedeni ürperiyordu. Tüm bedeni duygu yüklenmişti. Arzu ve tutku dolu bir rüzgâra kapılmaya hazırdı.

    Sonra Patrick birden durdu.

    Biliyordu.

    Lizzie, ona söylemeyi hep istemişti ama bunun için uygun bir zaman bulamamıştı. Birden panikledi. Patrick, onu istemezse ne olacaktı? Gözleri buluştu ve Lizzie, onun gözlerindeki şaşkınlığı gördü. O, sessiz soruyu. Ama suçlama yoktu. Öfke yoktu.

    Lizzie, o anda rahatladı. Patrick bunu kabullenmişti. Aralarındaki son engel de yok olmuştu. Lizzie, artık kendisini sevişmelerinin gücüne bırakabilirdi.

    Kalçasıyla daireler çizmeye başladı. Patrick de giderek daha derinlere girdi. Başta yavaştı. Uzun ve sakince hareket ediyordu.

    Patrick, onu bir kez daha öptü. Dudaklarını. Göğüslerini. Meme uçlarından birini ağzına alıp, dişlerinin arasına götürdü. Lizzie, Patrick’in ipeksi dudaklarını hissettiği anda, inlemesine engel olamadı. Dili ve dudaktan, Lizzie’nin aklını başından alıyordu. Daha önce hiç bilmediği bir doruğa doğru çıkmasına neden oluyordu.

    Lizzie, ona asla gitmesine izin vermeyecekmiş gibi sarıldı. Elleri, sıcak teninde, kolunun ve göğsünün sert kaslannda dolanıyordu. Parmak uçlannın altında, içinde... tüm bedeninde onu hissediyordu.

    Patrick inanılmazdı. Omuzları çok geniş ve güçlüydü. Her hareketi, kamındaki sert kasların belirmesine neden oluyordu. Sadece ona bakmak bile Lizzie’yi zayıf düşürüyordu. Koyu renk ipeksi saçlan yakışıklı yüzünün üzerine düşüyordu.

    Lizzie, onun kendisine olan ihtiyacını, ruhunun derinliklerini görmek istiyordu. Onu tamamen istiyordu.

    “Daha sert,” dedi. “Durma.”

    Patrick’in gözleri tutkuluydu. “Yapamam. Seni incitirim.”

    “İncitmeyeceksin.” Lizzie, onu sıkıca tuttu ve kendisine doğru çekip, kalça hareketleriyle daha derine girmesini sağladı. “Lütfen...”

    Patrick’in tek ihtiyacı olan şey, cesaretti. Kendini bıraktı ve Lizzie de onu büyük bir sevgi ve kabullenmeyle karşıladı.

    Patrick, Lizzie’nin gözlerine bakarak en derinlerine girdi. Tekrar tekrar. Daha büyük bir hızla ve daha sert bir şekilde.

    Mükemmeldi. Tüm gücünü ve şiddetini içinde hissedebiliyordu.

    Lizzie, ona sımsıkı tutundu. Ta ki arzu, dayanılmaz bir doruk noktasına ulaşana kadar. Ta ki bu inanılmaz adama karşı duyduğu sevgi, şehvetli bir coşkuyla birleşene kadar.

    Bu, sihir gibiydi.

    Bu, aşktı. John Montgomery ile yaşananlar, Patrick’in kollarında hissettikleri ile kıyaslanınca solup gidiyordu. Sadece zevk almıyordu. Paylaştıkları yakınlıkları da aklını başından alıyordu. Duygusal bağları, her şeyi daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Her dokunuşu. Her öpüşü. Her bir darbe, söndürülmesi güç bir ateş gibiydi. Lizzie, kalbinin sevgi dolduğunu hissediyordu. Korunduğunu, sevildiğini hissediyordu.

    Ve o kusursuz anda —Lizzie, kalbinin durduğunu ve bedeninin kasıldığını hissettiği anda— ikisi birlikte cennete gitmişler gibiydi.

    İkisinin iniltileri birbirine karışmıştı.

    Patrick’in kasılmaları, onunkine karışmıştı.

    Gözleri buluştu ve öylece kaldı —bedenleri son kez titrerken bile birbirlerine bakıyorlardı. Ve Patrick’in gözlerinde gördüğü şey Lizzie’nin ruhuna dokundu.
  • Lizzie, omzuna sardığı ince taşlı şalı çıkarıp Patrick’in eşyalarını koyduğu yatağın üzerine doğru bıraktı. Şal, yatağa düşünce bir ses çıkardı. Lizzie, bu karşılaşmayı kaybetmek istemiyordu.

    Patrick’in ateşli bakışları, Lizzie’nin teninde geziniyordu —özellikle de göğsülerinin üzerinde. Patrick’in bakışları, Lizzie’nin meme uçlarının sertleşmesine neden olmuştu. Patrick’in gözleri alev alevdi. Boynundaki damar tehlikeli bir şekilde atıyordu.

    Bu elbise gerçekten çok açıktı. Patrick’in teninde dolaşan gözlerine baktığında, bunu daha iyi anlayabiliyordu. Alys haklıydı. Lizzie, hiçbir zaman kuzeni Flora kadar güzel olamayacaktı ama bu, güzel yerlerini sergileyemeyeceği anlamına gelmiyordu.

    “Bu konuyu nasıl çözmeyi öneriyorsun?” Patrick’in sesi çok derinden geliyordu.

    Lizzie gülümsedi. Gözlerinde şeytani bir ışıltı vardı. “Ah, eminim bir şeyler buluruz.” Patrick’in pantolonundaki kabartıya baktı.

    Yüce Tanrım.

    Lizzie’nin dudakları kurudu. Cesareti birden yok olmuştu. Aslında kendine çok güvenemiyordu.

    Lizzie, farkında olmadan alt dudağını yaladı. Yeterince büyük değilmiş gibi o büyük kabartı, bunun üzerine biraz daha büyümüş gibi göründü. Patrick acı çekiyordu ama Elizabeth, söz konusu olan Patrick olduğunda, gayet acımasız olabileceğini fark etti.

    Ona ağır ağır yaklaştı. Bedeninin kasılması, yoğun ve yırtıcı bakışları hoşuna gidiyordu. Lizzie içinin ısındığını hissetti. Hayatında ilk kez, arzulanan bir kadın olmanın gücünü hissediyordu. Bu da ona devam etmesi için gerekli gücü veriyordu.

    Patrick’e doğru gidip, bedenini bedenine sürttü. Bedenleri birbirine değdiği anda hissettikleri ikisini de şaşırtmıştı. Pat-rick’in sert bedeninin kendisine değmesi çok hoşuna gitmişti. Sert kaslarını tamamen hissediyordu. Lizzie’nin bedeni, birbirlerine değdikleri anda alev alev yandı.

    Patrick, hafifçe inledi —sesinde yarı zevk yan acı vardı. “Ne yaptığını bilmiyorsun.”

    Sesi gergindi —çok gergindi. Patrick’in içindeki baskıyı hisedebiliyordu. Kollannda ve omuzlanndaki kaslar iyice gerildi.

    Lizzie başını yana doğru eğdi. “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”

    Patrick ona dikkatle baktı. Sıcacık ve tutku doluydu bakışları. “Geri dönüşü olmaz. Benim olduktan sonra, bir daha gitmene asla izin veremem.”

    Patrick’in sesindeki sahiplenen o tını, Lizzie’nin kalbini acıttı.

    Ellerini Patrick’in boynuna doladı ve parmak uçlarında yükseldi —boyu çok uzundu— ona doğru uzandı. Aralannda-ki arzu giderek yükseliyordu. Lizzie’nin sertleşen meme uçlan ve Lizzie’nin kamına değmekte olan Patrick’in sertliği bunun kanıtıydı. Ve aralanndaki ateş. O kuvvetli ateş. Birlikte eriyor gibiydiler.

    “Güzel,” dedi Lizzie. “Geri dönmek istemiyorum. Sadece seni istiyorum.” Patrick’in çenesine küçük öpücükler kondurdu. Teninin tadını hissedebiliyordu. Onu içine çekmek istiyordu. Onu tamamen hissetmek... Mükemmel bedeninde dilini gezdirmek...

    Patrick’in kalbi gergin bir şekilde atıyordu ve Lizzie, onun kendisine zorlukla hâkim olduğunu fark edebiliyordu.

    Lizzie, kulağının hassas noktasına gelene kadar onu öpmeye devam etti. Sonra da diliyle küçük daireler çizmeye başladı.

    Patrick titremeye başladı ama hala ona dokunmuyordu. İradesi çok kuvvetliydi ama Lizzie’ninki de gayet kuvvetliydi — ve Lizzie sonunda bu çelik zırhın altındaki zayıf noktayı bulmuştu. O anda Patrick’e merhamet etmek gibi bir niyeti yoktu.

    Lizzie, ona biraz daha sürtündü. Göğüslerini onun göğüslerine sürtüyordu. Bu temas, midesinde bir şeylerin kıpırdamasına bacaklarının arasında bu hissin yoğunlaşmasına neden oldu. Lizzie, gözlerini kapattı ve içindeki ısrarcı arzuyu hissederek anın tadını çıkardı.

    Patrick’in sertliği ona değiyordu. Lizzie’nin dudakları, Patrick’in kulağındaydı. Lizzie şeytani düşüncelerini dile getirdi. “Seni içimde istiyorum.”

    O anda zincirler koptu. Patrick sert bir şekilde inledi ve “Lanet olsun Elizabeth,” dedi.

    Lizzie’yi sert bir şekilde öpmeye başladı. Lizzie’nin ruhuna ulaşan ve ona tamamen sahip olduğunu hissettiren bir öpücüktü bu. Patrick hiç zaman kaybetmeden onu kucakladı ve boş yatağa doğru götürdü.
  • KEDİLER
    Ağırbaşlı âlimler ve ateşli âşıklar
    En olgun çağlarında, severler, onlar gibi
    Üşüyen ve sokağa çıkmayan kedileri,
    Ki evlerin gururu, tatlı sert huyludurlar.

    Bilimin ve her türlü hazzın eski dostları,
    Ararlar karanlığın susku ve dehşetini;
    Kul köle olsaydılar, Erebos her birini
    Cenaze habercisi at yerine koyardı.

    Sonsuz bir düş içinde uykuya dalmış gibi, Issızlıkta uzanan kocaman sfenskleri Düşünürken çok soylu bir tavır takınırlar;

    Büyülü kıvılcımlar dolmuş böğürlerine,
    Ve ince bir kum gibi, altından parçacıklar Gizlice yıldız saçar gizemli gözlerine.