Bir yalanı ne kadar çok kişiye, ne kadar sık anlatırsan o kadar kolay gerçeğe dönüşüyordu. Benim hayatım da işte böyle ince ince yalanlarla örülmüş gerçeklerle doluydu.
Çok denedim, yıllar boyu hayatın doğrusal olduğunu, hatırlamanın iki nokta arasında düz ve ince bir çizgi çekmekten ibaret olduğunu düşündüm masumiyetle.Ama cetvelsiz düz bir çizgi çizebildin mi hiç?Yıllarca bileğine hakim olabilmeye uğraşıp, defalarca düz bir çizgi çekmeyi denedin ama başarısız oldun.
Bazıları, başkalarının acısına uzaktan bakıp kederlenmekle iyi insan olunabileceğini sanıyor. Hatta sadece kendi iyiliğinin altını çizebilmek için üzüntüsünü ele güne duyurmaya çalışıyor. Oysa şunu iyice öğrendim ki, vicdandan en çok söz edenler, sadece başkalarının kurbanlarına üzülen katiller. Kabullenmek zor ama aslında, başkalarının acısına bakarken insanda kederden ziyade hodbin hisler uyanıyor. Savaş gazilerine bakmak feci bir duyguyla tanıştırıyor insanı: Şükretme duygusu. Duyguların en ikiyüzlü, en sefil olanı. Haline şükretmelerin en rezilcesi, başkalarının haliyle mukayese edilerek yapılanı… O zaman insan Yaradan’a, verdiği mutluluklar için değil, olsa olsa başkalarına verip kendinden esirgediği acılar için teşekkür ediyor. Sana şükürler olsun ki beni değil, onu seçmişsin diyor! Ve bunu ne zaman fark etse, mesela hastanedeki ölü çocuklara, onların ince ayak bileklerine bakarken, ruhunu derin bir utanç kaplıyor.”
Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu,
Kayarak ve dengesini kurarak, botlarıyla el yordamıyla yol bularak;
Bazen takılıyor ve sırılsıklam kireç torbalarına
Ellerini sürterek duvarlara doğru yalpalanıyordu.
Önünde yürüyen adamı göremiyordu;
Yalnızca, siper tahtaları üzerinde ilerleyen ayakların
Tambur ve tıkırtısını duyuyordu — çamurun ayak bileğine ulaştığı yerlerde
Sefilce sıçratıyordu suları sık sık.
Sesler homurdanıyordu, "Sağdan geçin, yol verin!"
Cephe hattından gelen adamların yanından sıkışarak geçerken:
Beyaz yüzler bakıyordu, kırmızı bir noktayı (sigarayı) üfleyerek;
Mumlar ve mangallar parıldıyordu sığınakların
Yarıklarından ve perde kanatlarından; sonra karanlık
Yuttu görme duyusunu; eğildi ve küfretti
Sarkan bir tel boynuna takıldığı için.
Bir fişek yükseldi; parıldayan beyazlık yayıldı
Ve yukarı doğru titredi, kıvrak fareleri
Ve yağmurla ağarmış, parıldayan kum torbası yığınlarını göstererek;
Sonra o yavaş, gümüşi an karanlıkta öldü.
Rüzgâr buz gibi esintilerle hızla geçip gidiyordu,
Köşeleri dövüyor, ince ve kasvetli bir sesle
Ötüyordu çatlaklardan; tüfek atışları
Gece boyunca yarılıyor, çatlıyor ve vınlıyordu,
Ve mermiler çiseleyen havada sakince süzülüyordu
Tepenin aşağısında boğuk bir gümlemeyele patlamak için.
Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu;
Şimdi o yolu bir daha asla yürüyemeyecek:
Geriye taşınmalı artık, sarsılan bir kütle olarak,