18. yüzyıl sonları Boston kırsalında geçiyordu öykümüz. Erkek hegomonyası altındaki toplumda, yasalar önünde bile, kadın hakları düşüncesinin kabul edilmediği yıllardı. Şöyle ki, bir kadın, yaşı, işi statüsü (Yok ama, neyse) ne olursa olsun, yanında kocası, babası ya da erkek kardeşi olmadan, dava konusu olayın kilit şahidi de olsa, mahkemede tanıklık edemiyordu. Tanıklık etse de, çoğu durumda erkek yargıçlar tarafından takdir hakkı hemcinslerinin lehine kullanıldığı için, kadınların olmayan hakları da yeniyordu, okuduğumuz öyküden anladığımız üzere.
Hallowell kasabası halkı, kasabadan geçen Kennebec Nehri’nin sularını baharın ortasına kadar donduran, oldukça sert kış şartlarına uyum saglamışlardı. Ellili yaşlarının ortalarındaki Martha Ballard ve kocası Ephraim Ballard, çocukları ile birlikte, kasabanın değirmeninde yaşıyorlardı. Ephraim, değirmen işleri ve toprak ölçümleriyle ilgilenirken, Martha ise yaklaşık otuz yıldır kasabanın ebesi ve bir çeşit adli tıp uzmanı olarak görev yapıyordu. Bu nedenle de kasabanın önemli kadınlarından birisiydi kendisi.
Kışın sertliğini hissettirmeye başladığı günlerin birinde, yeni yeni donmaya başlayan nehirde bulunan bir cesetle başladı olaylarımız. Bu doğal bir ölüm değildi elbet. Kasabada bir süre önce işlendiği dilden dile dolaşan bir suçun faillerinden birine aitti bu ceset. Ve böylece başlayan olaylar silsilesi ile, Martha Ballard’ın öyküsü ön planda olmak üzere, kasaba halkının sosyal yaşamı, kadın – erkek ilişkileri, aşk, evlilik ve aile hayatları anlatılıyordu kitapta. Kadınların ikinci sınıf muamele gördükleri bir toplumda, kocası tarafından okuma yazma öğretilen, sevilip kollanan ve o devirdeki anlayışın tersine kadının eşiyle her konuda denk kabul edildiği, dürüstlük ve aşk temelinde acı tatlı geçen otuz yıllık bir