Biz hiçbir zaman kiliseye giden ya da geleneksel anlamda dindar bir aile olmadık. Bir keresinde anneme neden kiliseye gitmediğimizi sormuştum. Tanrıya inanmadığı için miydi? Bana inandığını ama ona nasıl inanacağını söyleyecek bir vaize (ya da rahibe ya da hahama) ihtiyaç duymadığını söylemişti. İnanmak için sadece gözlerini açıp etrafına bakması yetiyordu.
"Olasılıklar yerine geçmişimdeki gerçeklikler var, sadece yapılan işlerin değil, aynı zamanda hissettiğim sevginin ve cesaretle katlandığım acıların kayıtları var. Bu acılar, kimsede kıskançlık uyandırmasa bile benim en büyük gurur kaynaklarımdır."
Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey, hayata yönelik tutumumuzun değişmesidir. Kendimizin de bunu öğrenmesi ve dahası umutsuz insanlara hayattan ne beklediğimizin önemi olmadığını, önemli olanın hayatın bizden ne beklediği olduğunu öğretmemiz gerekir. Hayatın anlamını sorup durmak yerine, kendimizi her gün ve her saat yaşam tarafndan sınanan insanlar olarak düşünmemiz gerekir. Cevabımız sözle ve meditasyonla değil, doğru eylem ve doğru tavırla olmalıdır. Hayat, nihai olarak sorunlara yönelik doğru cevaplar bulmak ve her bireyin sürekli karşısına çıkardığı görevleri tamamlamaktır.
İnsanın zihinsel durumu (cesareti ve umudu veya bunların yokluğu) ile bağışıklığı arasında ne kadar sıkı bir bağ olduğunu bilenler, ani umut ve cesaret kaybının ölümcül bir etkisi olduğunu kavrayabilirler.