Dört kişiden fazlası bir araya geldi mi bir koloni, yürüyen bir ordu çıkar ortaya. Bağrıșmalar, uğultular, bir onun bir bunun yanına geçmeler, birbirini beklemeler, bir adım sonra klana dönüșecek gruplașmalar... Herkes araç gereçleriyle övünür. Yemek zamanlarında bir şeyler tattırılmak istenir, güzel sürprizler yapılır, herkes kendi yemeğiyle öne çıkmak ister. Tam bir cehennem azabı! Basit, sade hiçbir şey yoktur artık; dağlara nakil olmuş bir toplum parçası vardır. Mukayeseye başlanır. Yalnızlığı dört kişiden fazlasıyla paylaşmak mümkün değildir.
Hal böyleyken en iyisi tek bașına yürümektir, tabii ki insan hiçbir zaman tamamen yalnız değildir. Thoreau'nun söylediği gibi, "Özellikle kimselerin uğramadığı sabah saatlerinde evde bana eşlik eden pek çok arkadaşım olur"(ağaçlar, güneş,
çakıl taşları...). Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. Ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze tașır yavaş yavaş. Sanki hep öyleymişiz gibi...
Yolun kendisi kadar belirgin bir şey vardır, o da yerlerinde oturanların aptalca aldırışsızlığı değil, Nietzsche'nin her zaman kendi sorunu addettiği merhamettir ("Çocukluğumdan beri 'acımak en büyük zaafım' lafını teyit edip durdum," Eylül 1884). İnsanların kendilerinden yoksun oldukları için ayinler ya da eğlencelerle oyalanmalarına, hüzünlü suretlere bürünmelerine, benzerleri tarafından onaylanma ihtiyaçlarına duyulan merhamettir bu. Halbuki yukarılardan, bağımsız bir bakış açısıyla bakıldığında insanı neyin hasta ettiği anlaşılır: yerleşik ahlakın zehri.
Yürüyerek kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikâyeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. Biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. Oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.
Birine, bir çocuğa "Ne akıllısın!" demek korkunç bir şey. İnsanı ömrü billah sersem etmenin en etkin yolu... Böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur.