Sofrada hep eski günlerden konuşulur. Herkes geçmişiyle ilgili bir anı, bir öykü anlatır. Yaşadığımız günlerin geçmiş günlerimiz kadar önem taşımadığı yaşa gelinmiştir çünkü. Ama ben susarım, benim anılarım bile yoktur da ondan.
Demek bütün bunlar önemlidir. Yaşamak budur. Beyaz taftadan giysiler, süt, limonata, yağmurda ıslanmak, kağıt oyunları önemlidir. Bütün bunların üzerinde durabilir insan. Üzerinde durmakla da kalmaz, tutar sevgilisine yazar. Sevgilisi, arkadaşı varsa tabii.
Geniş bir bulvarda oturabilme tutkum var. Evinizin önünde yol olmayışı beni üzüyor. Bulvarda oturabilenleri kıskanıyorum. Şimdilerde kimseyi ve hiçbir bulvarı, hiçbir evi kıskanmıyorum. Her yerde kalabilirim. Ama o bizim, önünü gecekonduların kapattığı evimizde bir gece bile oturamam. Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz? O yıllar öldü. O yılları bize öldürecek şekilde yaşattılar.
İşte şimdi komada. Taksim Hastanesi’nin kalabalık koğuşlarında kimse onun kadar yaşlı değil. Kimse onun kadar zor ölmüyor. Sanki bilincini tümüyle yitirmemiş. Ölmeye çalışırken tüm yaşamını sayıklıyor. Dişleri yanı başındaki bir bardak içinde. Ağzı iyice derin bir çukur.