“Freud insanların otoriteye, özellikle de yıkıcı otoriteye bağımlı olduklarına inanırdı. Genellikle en güçlü arzumuz, arzularımızı bizim yerimize kontrol edecek, onları durduracak bir figür bulmaktır. Bu yüzden hükmedilmek, otoriteye boyun eğmek isteriz derdi. Freud kalabalık insan gruplarini tehlikeli bulurdu. Hem yasaklayıcı, hem de izin verici birinin lider rolünü üstlenmesi ile birlikte kalabalıkların ölümcül tehlikeler yaratabileceğine inanırdı. Tam da o dönemde Freud’un düşüncelerine çok uyan, dünyaya tavizsiz bakan ve net bir programa sahip bir politikacı ortaya çıkmıştı. Hitler nelerden nefret ettiğini çok iyi biliyordu. Yahudilerden, Versailles Anlaşması’ndan, ve Marxistlerden… Ne istediğini de biliyordu: Alman halkının birleşmesi, güçlü bir ordu, devlete mutlak adanmışlık ve güçlü bir imparatorluk. Almanya’nın güçlenmesi için halkın büyük bir lider araması ve onda kendi iradesinin yüce ifadesini görmesi gerektiğini söylüyordu. Bu lider kendisiydi ve onu oraya getiren de ilahi bir güçtü. Hitler’in halkla ilişkisini neredeyse mistik bir ilişki olarak değerlendirebiliriz çünkü halk onda iradelerinin somutlaşmış halini görüyor, en büyük hayallerinin temsilcisi gözüyle bakıyordu ona. Halka göre Hitler her zaman doğrunun ne olduğunu biliyor ve bunu da mutlak bir özgüvenle söylüyordu.”