Ben Kusura Değil, Hep Sana Baktım
Belki sen farkında bile değildin ama ben seni severken kusurlarınla kavga etmedim. Çünkü hiçbir insanın eksiksiz olmadığını biliyordum. Bu yüzden hatalarını bir hesap defteri gibi önümde tutmadım. Yanlışlarını büyütmedim, eksiklerini yüzüne vurmadım. Seni değiştirmeye çalışmadım. Çünkü sevmenin biraz da karşındaki insanı olduğu gibi kabul etmek olduğuna inanıyordum. Kusursuz değildin, ben de seni kusursuz sanmadım. Ama seni kusurlarınla birlikte sevdim. Bazı kırgınlıkları görmezden geldim, bazı sözlerini duymamayı seçtim. Eksiklerini sana karşı kullanmadım. Çünkü sana duyduğum sevgi, kusurlarının bittiği yerde değil, tam da onların arasında büyüdü. Yine de zamanla fark ettiğim bir şey oldu. Ben senin hatalarına anlayış gösterirken, aynı anlayışın bana gösterileceğinden hiçbir zaman emin olamadım. Hatta içten içe biliyordum, senin yaptıklarını ben yapmış olsaydım, bana aynı sabrı göstermezdin. Benim sustuğum yerde sen susmazdın, benim affettiğim yerde sen affetmezdin. İnsan bazen bir gerçeği kabul etmek istemese de kalbi ondan kaçamıyor. Belki de can yakan şey yapılan hatalar değil, sevgiyi taşıma biçimlerimizin birbirinden bu kadar farklı olmasıdır. Ben en derin yaraları örtmeye çalışırken, sen en küçük çizikleri bile büyütebilirdin. İşte o zaman insan, sevginin yalnızca sevmek değil, aynı zamanda anlayabilmek ve adil olabilmek olduğunu öğreniyor. Bugün dönüp baktığımda sana kızgın değilim. Sadece bazı sevgilerin aynı kalpte büyüse bile aynı şekilde yaşanmadığını biliyorum. Çünkü bir insanı gerçekten sevdiğinde, bazen onun yükünü de taşıyorsun. Ama herkes başkasının yükünü taşımaya aynı ölçüde razı olmuyor. Hayatın da sevginin de değişmeyen bir hesabı var. Kimse başkasının vicdanıyla yargılanmıyor. Her koyun kendi bacağından asılır, her yürek de sevgisiyle
İnsan, elindeki mevsimin kıymetini bilmekten çok, gözünü hep uzaklardaki iklimlere diker; gönlü ise sınırları aşar, sonsuzluğu arar. Ulaşamadığı mevsim, uzakta duran bir hayal gibi ona daha çekici, daha büyüleyici görünür. Oysa her güzelliğe sahip olmak, her çiçeği koparmak, her ufka varmak zorunda değiliz biz. Bazı güzellikler, tam da erişemediğimiz yerde güzeldir. Bazı hakikatler, dokunulduğunda değil; hayranlıkla seyredildiğinde kalbe daha derin işler. Çünkü her şey sahip olmak için değil, kimi şeyler hayret etmek, tefekkür etmek ve gönülde yer etmek içindir. Tıpkı gecenin koynunda parlayan bir yıldız gibi... Ona uzanamayız belki; fakat ışığı yolumuzu aydınlatmaya yeter. İşte sonsuz aşk da böyledir; ona sahip olmak hayaldir, gerçek olan şu ki; o aşkı imanla taşıyabilmek, uzaktan sevmeyi göze almak, hasretiyle olgunlaşmaktır. Zira asıl vuslat, sahip olmakta değil, O Ebedî Sevgili’nin aşkıyla yanıp tutuşurken kendi hiçliğini idrak etmektir. ___ /Güven Taşdemir
1000Kitap
Reklam
Mâziye Yâd...
Sen benim hep nisan ayım olarak kalacaksın çünkü nisanlar benim hayatımın en büyük devrimlerine en büyük kayıplarına ve en güzel anılarına sahip çıkan bir ay... bir şarkı var sabahtan beri dönüyor kafamda Nisan - Elyas & Taha open.spotify.com/track/4dC8Zkorn... Hayatımda şu şarkının huzurunu hissettiren, duygularını yaşatan biri olmadı.. Ben bu şarkıyı amcama itafen dinlemek istiyorum. Benim çocukluk yıllarımda babam yanımda olmadı, amcam bana baba gibiydi. Bazen onun sesini hatırlamaya çalışırken bulurum kendimi, anılarımızı canlandırmaya, hayvanat bahçesinde hayvanların önünde ona zorla verdirdiğim dünyanın en komik pozunu hatırlamaya... hepsi silik bir rüya çok özledim ne yapayım. O gitti benim tüm dünyam tersine döndü ama mecazen değil gerçekten... O benim çocukluğumun en güzel anılarını yaşamamı sağlayan bir kahramandan daha fazlasıydı benim için. Yıllar geçtikçe şuan yaşanmış olsa asla affetmeyeceğim şeyler öğrendim ama ne yapıyım defalarca affedilen bir sevgiliydi o benim için... hayatımın ilk ve biricik aşkı... Bugün babam belki yanımda ama benim ilk babam, çocukluk nazlarımı çeken o koca yürekli adamı özlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Başka bir evrende öz kızın olarak görüşmek üzere...
Duygu ve Düşünce
Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim. Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine çerçevesine sığmayan munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma. Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda. Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını Takvim tutmazlığını Aramızda bir düşman gibi duran Zaman'ı Daha o gün anlamalıydım Benim sana erken Senin bana geç kaldığını
Dünya, hiçbir zaman şimdiki kadar kalabalık ve hiçbir zaman şimdiki kadar yalnız olmamıştı. Her gün yüzlerce insanın yanından geçiyor, binlerce dijital sese maruz kalıyor ama günün sonunda o devasa kalabalığın içinde yapayalnız kalıyoruz. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da tam olarak bu modern trajedinin panzehrini, o unutulmaz ve sarsıcı tespitiyle kalbimize çiviliyor "Bir insanın bir insana yetebileceği..." Raif Efendi, hayatı boyunca etrafındaki etten kemikten duvarlar arasında görünmez olmuş, kendi ailesinin bile yabancısı haline gelmiş bir adamdır. Onun bu silik ve içe dönük dünyası, Berlin’de bir sanat galerisinde, bir tablonun karşısında Maria Puder ile kesiştiğinde zaman durur. O andan itibaren anlarız ki; ruhun yalnızlığı ne coğrafyayla ne de kalabalıklarla ilgilidir. İnsan, kendi derinliğini görebilecek, o derinlikteki sessizliği paylaşabilecek tek bir ruha ihtiyaç duyar. Sabahattin Ali bize aşkın o klişe, tantanalı ve dışarıya şov yapan halini anlatmaz. Onun anlattığı, iki insanın birbirinin eksik parçalarını sessizce tamamlaması, dünyanın bütün vahşetine ve anlamsızlığına karşı birbirine sığınmasıdır. Maria Puder’in elini tuttuğunda Raif’in hissettiği o muazzam emniyet duygusu, aslında insanın dünyadaki en büyük arayışıdır. Her şeyin hızla tüketildiği, insanların birbirini basamak olarak gördüğü bir evrende tek bir insanın, başka bir insanın tüm varoluşsal boşluğunu doldurmaya yetebileceği gerçeği hem çok büyüleyici hem de çok sarsıcıdır. Filozofların, sosyologların ciltlerce kitapla açıklamaya çalıştığı o "varoluşsal yalnızlık" sancısını, Sabahattin Ali şu tek bir cümleyle özetler: "Dünyada bana ‘Ben de varım!’ dedirtecek tek insanı bulmuştum." Bu cümle, kütüphaneler dolusu felsefe kitabından daha ağırdır. Çünkü insan, ancak başka bir insanın
Duygu ve Düşünce
#likyaşiirineithafen
"zaman değişir, beden toprağa karışır, yıldızlar binlerce kez doğar ve söner; ama ruh aynı kalır.Hep hatırlar,hep hatırlatır,hep sever.Çünkü sevgi, insanın en kadim yolculuğudur... Ruhlar birbirini tanır; yüzyıllar geçse de birbirine geri döner.Likya dağlarının rüzgârı, yıldızların şarkısı, toprağın derinlikleri sırrı fısıldar: “Sevgi zamanın ötesindedir.” Ve bir gün...eninde sonunda dönüp buluşuruz. Çünkü ruh, unutmayı bilmez..."#17/06/2026
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam