"Benim nazariyem şudur ki, insanlar kâinatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşya onlara uymak tabiatındadır. Meselâ, benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını, hüznünü, keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. Halbuki hâdiselerin lutfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin, tramvay seslerinin neşesine bakın!"
"Halit Ayarcı'yı tanımadan evvelki hayatım, dedim. Fakat gerçekten buna bir hayat denilebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık gücen, etrafınızla müsavi şartlar içinde rahat bir karşılama filan varsa, o zaman iş çok değişir."
"Birden gelip Suvarin'in karşısına dikildi:
-İnanır mısın, diye bağırdı, tek bir arkadaşın burnunu kanatacağımı bilsem, hemen buralardan kaçar, Amerika'ya giderdim!
Makineci omuz silkti, hafif ve alaylı bir gülümseme incecik dudaklarını bir çizgi haline getirdi.
-Kan mı? İyi ama kan aksa ne olur kuzum? diye mırıldandı. Toprağın da kana gereksinmesi var."
"-Şunların düşündüklerine bak hele! diyordu delikanlı. Bu dünyada mutlu olabilmek için Tanrıya, cennete cehenneme ne gerek var canım? Kendi mutluluğunuzu kendiniz kuramaz mısınız?"