"İki ay boyunca her gün postaneye gidip sordum, acaba... Yok ama, beklemenin, çaresizliğin cehennem azabını ne diye anlatayım ki sana. Seni suçlamıyorum, ben seni olduğun gibi seviyorum, ihtirasın ve unutkanlığınla, vericiliğin ve sadakatsizliğinle seviyorum, seni nasılsan öyle, yalnızca öyle, geçmişte ve bugün olduğun gibi seviyorum. Çoktan dönmüştün, aydınlık pencerelerinden görüyordum bunu ve bana yazmadın. Şu son saatlerimde senden tek bir satır yok bende, hayatımı verdiğim erkekten tek bir satır bile yok. Bekledim, çaresizlikten çıldırarak bekledim. Ama sen beni çağırmadın, bana tek satır yazmadın... tek satır..."
"Sana nasıl anlatsam ki bu hayal kırıklığını! Bak; Innsbruck'taki o iki yılda, her an seni düşündüğüm ve Viyana'da yeniden karşılaşma anımızı hayal etmek dışında hiçbir şey yapmadığım yıllarda, ruh halime göre en kötüsünden en iyisine kadar tüm ihtimalleri aklımdan geçirmiştim. Her şey, tabiri caizse, dibine kadar hayal edilmişti; en kötümser anlarımda, beni fazla basit, fazla çirkin, fazla ısrarcı bularak geri çevireceğini, beni hor göreceğini kurmuştum kafamda. Bana gösterebileceğin her tepkiyi, hoşnutsuzluğun, soğukluğun, ilgisizliğin her biçimini, her şeyi inceden inceye tasavvur etmiştim -ama bunu, bir tek bunu, en korkuncunu, varlığımdan bile haberdar olmadığını, en kötümser ruh halimde, kendimi en değersiz bulduğum anlarda bile hesaba katmamıştım."
"Zira bir başkasına âşık olmak ya da âşık olma düşüncesiyle oynamak bile o kadar anlaşılmaz, havsalamın alamayacağı kadar yabancı bir şeydi ki benim için, bunu arzulamak bile suç işlemek gibi geliyordu bana..."
"Viyana gazetelerindeki konser, prömiyer haberlerini, acaba hangileri senin ilgini çekerdi düşüncesiyle okuyordum ve akşam olduğunda sana uzaktan uzağa eşlik ediyordum: Şimdi salona giriyor, şimdi yerine oturuyor..."