Şiirin bütün insan ilgilerinden, hatta sanatsal yönelimlerinden farklı bir kök anlamı var. Kaotik, saçma ve korkunç bir tarihsel akışta, insan uygarlığının verili dogmalarından bir tür özgürleşme şansı.
Şiir işinde tek besinimiz duygu değildir. Diğer bir besinimiz: sezgi. Duygu-sezgi, dizelerde baş ve kuyruk gibi. Bu bir düzenek gibi. O düzeneğin motoru ise, “yapıcı ifadeye yönelik duygusal gerilim”dir. İlham perisi onun başındadır, başka yerde aranmasın.
Elif Sofya: Şiirin diğer edebi türlerden ayrılan çok özel bir yapısı var. Dil malzemesinin sesle ve ritimle sıkı örgüsünün yanı sıra sezdirmeler, çağrışımlar, tevriyeler vs. Bütün bunlar şiirin başka bir dile çevrilmesine olanaksız kılan unsurlar. Çeviri şiirler okuduğumda, onların kalın bir sis perdesi ardında kaldığını, sadece siluetlerinin göründüğünü düşünmekten kendimi alamıyorum.
Sosyal medyanın şiirle hemhal hali, yeni bir durumu ortaya çıkardı. Tanınmış şairlere ait olmayan şiirlerin onlara aitmiş gibi paylaşılması...
Sosyal medya, şairleri, ağır ağır somut birey olma halinden sıyırarak, belirli niteliklerin giydirildiği personalara dönüştürmeye başlamaktadır.
Örneğin, maskülen, romantik ama biraz da ironik bir dize mi var... Altına Cemal Süreya imzası yapıştırıveriliyor...
ya da patriyarkal bir öğüt mü paylaşacaksınız, Can Yücel ismi yazılıveriliyor. Sosyal medyada şair de, şiir de giderek anonimleşiyor.
Ekrandan ekrana geçen dizeler, sanki ağızdan ağıza ilerleyen sözlü kültürdeki gibi bir hal alıyor. Yoksa dijital kültür, bir kez daha sözlü kültüre dönüş mü?