Yaslanabileceğimiz, ardına kadar açabileceğimiz ya da kapatabileceğimiz tek yer kafamızdı. Onun arkasında, hastalıklarını mektuplarla bize gönderen annelerimiz ve vicdan azaplarını en aptal bitkilerin içine tıkıştıran babalarımızla birlikteydik.
Hastalıkların çocuklara atılan kementler olduğunu düşünüyordu anneler. Uzaktaki tutsaklardı onlar. Memlekete giden trenlere binen, ayçiçekleriyle ormanın arasından geçen ve yüzünü gösteren çocuklar istiyordu anneler.
Onun çocuğu olup ölüme karşı büyümek zorunda kaldım. Tıslayarak konuştular benimle. Ellerime vurup sonra şimşek hızıyla yüzüme baktılar. Ama kimse bana, kendi evimde olmaktansa korkular içinde hangi evde, nerede yaşamak, hangi masada yemek yemek, hangi yatakta uyumak ve hangi ülkede yürümek ya da birini sevmek istediğimi sormadı hiç.
Lola’nın bedeninde sıyrılmış deriler var, diye düşünmüştüm, ama hiç sevgi yok. Parkın toprağında karnındaki vuruşlar var yalnızca. Ve üzerinde, bütün gün kalın borulardan çamaşır deterjanının düşüşünü ve hayvanların hırıltısını dinlemiş erkeklerin köpek gözleri. Bu gözler Lola’nın üzerindeyken ışıl ışıl yanıyordu, çünkü bütün gün sönük kalıyorlardı.