Foucault, hakikati söylemenin/ bilmenin, hakikati dile getirenlerin tespit edilmesi ve bunların hangi ayırt edici özelliklere göre belirleneceğini bilmenin bireysel ve sosyal açıdan ne derece önemli olduğunu karşılaştırıcı bir üslup ile ortaya koymaya çalışmıştır. Düşünce tarihi kavramına vurgu yapan Foucault, bu kavramı ideolojilerle kıyaslayarak gerçeğin ve hakikatin aslında ne olduğunu açıklamaya çalışıyor. Foucault hakikati söylemek üzerine verdiği bu derslerde bir problemi ele almaktan ziyade, problemin sorunsallaştırılması üzerinde durur. Ona göre bir şeyin sorun olarak görülüp görülmediği ile ilgili yaşanan süreçte ikilemler, sorunsallaştırmayı ortaya çıkarır. Parrhesia, bir sorunsallaştırma kavramı olarak karşımıza çıkar ve Türkçe’ye “doğruyu söylemek” şeklinde çevirisi yapılmıştır. Ancak bu çok doğru ve yeterli bir karşılık olmaz ya da bu kadar kolay olsaydı kavramları tanımlamak sayfalarca yazıp çizmeye ihtiyaç duyulmazdı. Zannımca bir diğer anlamı “aklından geçeni söyleme” olan, günümüze daha çok yakışan bir tanımlamadır. Ancak bu kimi zaman da boşboğazlığa kaçabilir ki bu da Parrhesia’nın istenmeyen bir durumudur.
Foucault çoğunluğun hemfikir olduğu hiçbir noktaya şüphe olmaksızın yaklaşmamıştır. Kim bilir hakikat belki de sadece azınlığındır. Peki aslında doğru olan şeyler mi söylenir yoksa doğru olduğuna inanılan şeyler mi dile getirilir? Foucault’a göre, doğru olan şey söylenir. Çünkü o şeyin gerçekte olmasından kaynaklı olarak o şeyin doğru olduğu bilinir. Yani inanç ve hakikat arasında bir örtüşme vardır. Tehlikeye rağmen söylem, Parrhesiasteslik’tir. Risk alabildiğinde ya da riske rağmen söylem geliştirdiğinde doğruyu söylemiş olursun. Bir kral