• Şşşt lan bana bak gudubet
    Pıt pıt mı atıyor yüreğin?
    Öyle alelacele davranmasan
    Laflarını yatıştırsan ya!
    Çaresiz, koşarım kovalarım.
    Elimde sopa, elimde ölümün.

    Gerçekten üzgünüm, erkeğin egemenliği
    Bozduysa Doğa’nın toplumsal birliğini
    Haklı kıldıysa hasta ruhumu.
    Benim garip, ölümlü, dünyalı yoldaşım,
    Üzgünüm donduruyorsam kanını.

    Kuşkum yok, çalarsın benden,
    Ne olmuş? Seni küçük gudubet, yaşayasın!
    Bir demet başağım var, birini almışsın..
    Eksiltecek mi beni? Yeter de artar gerisi.
    Umrumda değil ötesi…

    Senin de küçük evin darmadağın!
    Cılız duvarları, rüzgar süzülür içeri!
    Nasıl etmeli, yeni bir ev dikmeli,
    Yeşil yapraklarla bezemeli!
    Sert eser aralık yeli,
    İçine işler, titretir seni!

    Gördün heba olan çorak tarlaları,
    Koşar adım gelirken kış,
    Soğuğa siperdi burası, mutluydun.
    Yerleşmek istiyordun.
    Gaddar bir sopa gümbürtüyle
    Hücrene girmeden evvel!

    Şu ufak yaprak ve anız yığını için
    Günlerce kemirdin, taşıdın durdun!
    Kaldın şimdi açıkta, emeklerin boşuna
    Geride ne bir ev, ne yatacak bir yer.
    Katlanmak zor kışa, kara,
    ve donduran soğuğa.

    Merak etme minik Fare
    Bir sen değilsin hayalleri suya düşen.
    Fareler ve insanların en sıkı tasarıları dahi
    Sıklıkla ters gider,
    ve vadedilen mutluluktan geriye
    Acı ve keder kalır.

    Yine de şanslı sayılırsın bana göre!
    Hep burada, şimdiki zamandasın:
    Ama, of! Gözlerim geçmişe bakar benim,
    Kaçan fırsatları arar,
    Ve geleceğe bakarım, göremesem de daha,
    Tahminler yapar, korkarım!

    Robert Burns, 1785

    Wee, sleekit, cow’rin, tim’rous beastie,
    O, what a panic’s in thy breastie!
    Thou need na start awa sae hasty,
    Wi’ bickering brattle!
    I wad be laith to rin an’ chase thee,
    Wi’ murd’ring pattle!

    I’m truly sorry man’s dominion,
    Has broken nature’s social union,
    An’ justifies that ill opinion,
    Which makes thee startle
    At me, thy poor, earth-born companion,
    An’ fellow-mortal!

    I doubt na, whiles, but thou may thieve;
    What then? poor beastie, thou maun live!
    A daimen icker in a thrave
    ‘S a sma’ request;
    I’ll get a blessin wi’ the lave,
    An’ never miss’t!

    Thy wee bit housie, too, in ruin!
    It’s silly wa’s the win’s are strewin!
    An’ naething, now, to big a new ane,
    O’ foggage green!
    An’ bleak December’s winds ensuin,
    Baith snell an’ keen!

    Thou saw the fields laid bare an’ waste,
    An’ weary winter comin fast,
    An’ cozie here, beneath the blast,
    Thou thought to dwell-
    Till crash! the cruel coulter past
    Out thro’ thy cell.

    Thy wee bit heap o’ leaves an’ stibble,
    Has cost thee mony a weary nibble!
    Now thou’s turn’d out, for a’ thy trouble,
    But house or hald,
    To thole the winter’s sleety dribble,
    An’ cranreuch cauld!

    But, Mousie, thou art no thy lane,
    In proving foresight may be vain;
    The best-laid schemes o’ mice an’ men
    Gang aft agley,
    An’ lea’e us nought but grief an’ pain,
    For promis’d joy!

    Still thou art blest, compar’d wi’ me
    The present only toucheth thee:
    But, Och! I backward cast my e’e.
    On prospects drear!
    An’ forward, tho’ I canna see,
    I guess an’ fear!
    Robert Burns
  • Romantiklerin büyük bir çoğunluğu, sonunda önemli rütbelere ererler. Şaşılası bir genişlik, çok yanlılık! Birbirine aykırı duygulara büyük bir yatkınlık! O zamanlar benim bütün avuntum da buydu, şimdi bile görüşüm değişmemiştir. Düşlerinin son basamağında dahi ülkülerini bırakmayan "geniş, pişkin yaratıkların" bizde böylesine çok oluşunun nedeni budur işte! Bunlar ülküleri uğruna kıllarını bile kıpırdatmazlar, azılı birer haydut, birer hırsızdırlar, ama ilk ülkülerine olan saygılarını taş çatlasa yitirmezler; ruhça son derece namusludurlar. Evet, efendim, en bayağı, en aşağılık insanların aynı zamanda namussuzluk simgesi kişiler olarak kalabilmeleri ancak bizde olanaklıdır. Yineliyorum, bizim romantikler arasında işini bilen madrabazlar (madrabaz sözcüğünü iltifat olsun diye kullanıyorum) öylesine çok çıkıyor ve bunlar öyle bir gerçekçilik sezgisi, öyle bir beceriklilik gösteriyorlar ki, şeflerinin de, arkadaşlarının da ağzı bir karış açık kalıyor.
  • Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:
    Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim." Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
    İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
    Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?
    Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki; çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur.
  • "Düşünüyorum, öyleyse, varlığımı yok edebilirim."
     Deha ile delilik arasında seyreden bir hayatın başrolu olan Asil Yaşayan'ın etkileyici ve gözleri kadar farklı olan altı bölümlük hikayesi: Azil.
    Teknoloji insanları asla geri dönülemeyecek biçimde değiştiriyor. Bu değişim insanların normal olmayan davranışlar sergilemesine yol açıyor. Yalnızlaşan insan toplumdan uzaklaşıyor , toplumdan uzaklaşan insan kendi doğrularıyla yaşamaya başlıyor. Hakan Günday bu kitabında içinde bulunduğumuz topluma dair eleştirilerini insanın kabullenemeyeceği bir gerçeklikle kaleme alıyor.
    Kişi kendi hayatının bile belirlenmiş yerlerine dahil olabilir, Asil de sadece ona izin verilen yerlere dahil. Ne ailesine ne sevdiği kadına ne de Adil'e sahip çıkamayan kitap karakteri hayatının sadece ona izin verildiği kadarını yaşıyor. Ailesine göre deli doktorlara göre dahi olan Asil insanların hayatına ortak olan basit bir medyumdan başkası da değil. İnsanlardan uzak durmaya çalışacak kadar sıradan, bir çocuğa örnek olacak kadar ilgi çekici olan Azil, hayatında en çok kendine zarar veren, diğerlerinin ondan bekledikleri ve etrafındakilerin dolapları altında kalan bir adam. Kadınının acısına dayanamayıp intihar etmeyi düşünen ama ailesini yok sayamayan otuzlu yaşlarında bir adam...
    Sadece bir çift "stan smith"e bile bu kadar bağlanan birini hayattan bu denli vazgeçiren gücün ne olduğunu sorgulamadan edemiyor insan.
    Geçmişe özlem duymanın sadece bir zaman kaybı olduğuna inanan ve bunu etrafındakilere kabul ettirmeye çalışan Asil elini dününün yakasından bir türlü çekemiyor. Çekse kurtulacak, çekse ölmeyecek, çekse öldürmeyecek;
    Azil...
    İçinizdeki uçuruma ayaküstü düşmeniz dileğiyle.
    Alıntı: "Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse ben gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim.  Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok."
  • Aydınlar dahi şu anda Batı'da var olan özgürlükten nefret ediyorlar. Bu genel bir nefrettir.Çünkü paranın olduğu yerde hem din yalandır hem de özgürlük.Zira aslında insan yalandır...
  • “Adanın ötesinde de mi insanlar Ghanin gibi kişileri destekliyor?”
    “Orada da demokrasi dedikleri bir şey var. Sorsan halkın kendi kendini yönetmesi derler. İnanma; hikâye. Bir kere seçildin mi halktan biri olmaktan çıkanların koltuk rezerve etme sisteminden başka bir şey değil bu demokrasi. Yani dostum, dünya hırsların çürüttüğü kokuşmuş bir mezbele. Her yer Ghanin’lerle dolu. Belki de öldüğümüzde yaratıcı bizleri kabul etmez. Kovar. Hatta bu gezegen dahi bizleri istemiyor bence. Dünya, insanlar düşsün diye dönüyor.”
  • “Balzac bir keresinde şöyle demişti: “Dahi düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. Ama gerçekten büyük bir dahi bu eylemini aralıksız sürdürmez, aksi halde Tanrı’ya çok fazla benzerdik.”