ölümüm, hayattayken koparıp durduğum üçüncü sayfalara haber oldu. heyecan içinde benden sinyal bekleyen Sadi Seber de oradan öğrendi dönmeyeceğimi. isterdim ki öyle olmasın; dokunayım omzuna, eğilip kulağına kendim söyleyeyim alıştıra alıştıra ama bu kadarı elimde değil. buradan elim omuzlara da yetişmiyor.
zamana ve sancıya dayanmanın en basit yolu, sonunda muhakkak geçeceğini unutmamak. evet, her şey geçiyor. sevmek bile, acı çekmek bile, kanamak bile, yaşamak bile, dünya bile, azalmayı dahi beklemeden bitiriveriyor. ağrı diniyor.
uzun, ıssız, püfür püfür bir boşluk kalıyor geriye sadece. insan ancak o zaman aslolanın, yaşarken hasım sanıp ölümüne savaştığının, kadim boşluklardan ibaret olduğunu anlıyor.
dışarısı çirkinleştikçe, bir kaplumbağa gibi kapanmıştım sert kabuklu kendime. ağırdı kendim, ezilmiştim. ne kimseyi içeri almış, ne de dışarı çıkabilmiştim. mahpus kalmıştım adına emniyet dediğim o müemmen sürgüne. kendi kendime. dünyaya karşı uyuşmuştum böyle böyle.
konuşmanın alışmak, alışmanın da sevmek gibi yan etkileri oluyor. ama siz insanlar da ne kolay alışıyorsunuz be. yabancılara bile. hatta hep yabancılara. sonra da aslında hiç gelmemiş birilerinin gidişine üzülerek geçiyor hayatınız.