şimdi sen, ardında bıraktıklarını bıraktığı gini bulmayı uman biri olarak, her şeyin böylesine değişmesine, herkesin ölüp gitmesine şaşırmışsındır. ama hayat bu işte, sonunda herkes ölür. hem de herkes. ya sen ne sanmıştın?
annemin rahminden alınıp doğruca kuyunun dibine fırlatılmıştım. bu kaygan zemine hiçbir vakit alışamadım; doğduğum evde bile hep yurtsuz kaldım. ömrüm boyunca yerimi, kim olduğumu arayıp durdum; bulamadım. varlığım ağır bir yük olup bindi omuzlarıma, altında kaldım. hep aşağı, daha aşağı düştüm; hiçbir şeye tutunmadım. bunu bana fuad yapmadı. bunu bana annem yapmadık. babam yahut kalfa yapmadı. sen yapmadın bunu bana. adnan, hatta sermet bile yapmadı. içimdeki boşlukla düştüm ben dünyaya. dolduramadım.
o, ruhumu tarumar ettikçe, içimde, doğmamış çocuğuma karşı kırgın öfkeler filizlendi. sonra sonra anladım ki anneler böyleydi; ekseriyetle başkalarının suçuydu cezazsını evlatlarına kestikleri.
yalnız geçireceğim bir gecenin ne büyük saadet olduğunu, ancak tek başına uyumak hürriyetinden mahrum kalınca anladım. mutluluğun mutsuzluk olmadan hiçbir işe yaramayacağını öğrenmek zaman alıyor. ama tabii zamanın bizden aldıklarını düşününce, mutluluğu öğrenmeye değer mi, insan pek bilemiyor.