Adelaide’i okurken sürekli iki duygu arasında gidip geldim, sinir ve üzüntü. Bazen Adelaide’e kızdım çünkü kendini sürekli ikinci plana atıyor, karşısındaki insan için kendisinden biraz daha vazgeçiyordu. Bazen de ona çok üzüldüm çünkü aslında yaptığı şey birçok insanın bir noktada yaptığı şeydi, sevildiğine inanmak istemek, değişeceğini ummak ve güzel anılara tutunmak.
Bu kitap benim için sadece bir aşk hikayesi olmadı. Daha çok insanın kendini kaybetme ve yeniden bulma hikayesi gibiydi. Adelaide’in yaşadığı yalnızlık, değersizlik hissi ve ait olma isteği bazı bölümlerde çok gerçek geldi. Rory’ye kızdığım kadar Adelaide’in neden gidemediğini de anladım. Çünkü bazen insan karşısındaki kişiyi değil, o kişiyle kurduğu ihtimali seviyor.
Kitabın en etkileyici tarafı romantik yönü değil, insanın kendisiyle olan ilişkisini bu kadar dürüst anlatabilmesiydi. Özellikle Adelaide’in kendisini sürekli ikinci plana atması bazı yerlerde dönüp kendi hayatımızı düşünmemize neden olabilir.
Londra atmosferi, arkadaşlık ilişkileri ve Adelaide’in iç dünyası da hikayenin duygusunu güçlendiren diğer etkenlerdi. Bazı sayfalarda ona çok yakın hissettim, bazı sayfalarda ise karakteri sarsıp uyandırmak istedim. Ama sanırım kitabın amacı da biraz buydu.
Kitap bittiğinde aklımda kalan şey aşk değil, insanın önce kendisini seçmesi gerektiği oldu. Çünkü bazen bir başkasını kaybetmekten korkarken aslında yavaş yavaş kendimizi kaybetmeye başlıyoruz. En sonunda geriye kalan şey de bir aşk hikayesinden çok, insanın kendi değerini fark etme yolculuğu oluyor.
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,835 okunma
“Parçalarını tekrar bir araya getirdiğinde, parçalandığı zaman nasıl hissettiğini unutuyordu insan. İyileşen yaraların ilk açıldığında nasıl hissettirdiğini de.”