Enver’in evi, Moskova’nın tarihi mahallelerinden birindeydi. Mütevazı bir evde yaşıyorlardı Enver ve ailesi.
Kar, ince ince yağarken kapının önünde bulduk kendimizi. Kapıyı, başörtüsünü sıkıca bağlamış, yüzünde sıcak bir tebessümle bir kadın açtı. Kadın, yer yer kırışmış yüzü, mavi gözleri ve daima gülen yüzüyle bana Maksim Gorki’nin “Ana” romanından çıkmış gibi geldi ya da ne bileyim, lise yıllarımda ilk okuduğum Rus romanı olduğu için ve hâlâ etkisinde olduğum için olabilir. Evet, karşımdaki kadının adı ne olursa olsun, o benim için şu an, “Pelage”ydi.
Enver’in, beni düşüncelerimden sıyıran sesini duydum:
—Bu, annem Dâne, dedi.
Dâne’ nin arkasında, kumral saçlı, yirmili yaşlarda, griye çalan yeşil renk gözleriyle biri daha duruyordu.
—Bu da, kız kardeşim Seteney, dedi.
Dâne, ellerimi, iki elinin arasına aldı, yüzüme, uzun zamandır görmediği bir diğer oğluymuşum gibi, şefkatle baktı.
Aksanlı bir Çerkezce’yle:
—Enver, hep senden bahsetti. Seni gördüğüme sevindim. Evimize hoş geldin oğlum, dedi.
Ah, böyle zamanlarda kelimelerin kifayetsiz kalışı yok mu?
Yanlış fiil çekiminin kurbanıyım yine.
—Biz, teşekkür ediyorum size, diyorum daha söylemeye çalışırken bile kulağa garip gelen bir Çerkezce’yle.
Seteney, halime güldü ama annesinin azarlayıcı bakışlarını üzerinde hissedince elini ağzına götürüp utandı.
Dâne, bana gülümsedi:
—Dilin dönmesin, niyetin güzel ya, o yeter, dedi.
Masaya oturduğumuzda, Dâne ve Seteney koca bir tepsi Çerkez mantısı hazırlamışlardı. Dileyene etli, dileyene patatesli. Mantının dumanı üzerindeydi.