Geri Bildirim
  • Üstünü kirletmeme zorunluluğu da çocuk özgürlüğüne vurulan bir darbeydi.
  • " O yüzden diyebilirim ki 1960'da darbe olmasaydı DP iktidarı kaybedecekti. "
  • Aşkta Devrimi Anlarımda Darbe Neden...??

    --Canfeza--
  • Popüler kültürde beyinle ilgili çok sayıda ilginç iddia ve spekülasyona rastlamak mümkün. Bu iddialardan belki de en meşhuru beynimizin sadece yüzde 10’unu kullandığımız iddiasıdır. Bu iddia, özellikle New Age gruplar tarafından sık sık dile getirilmekte ve kendi görüşlerini temellendirmek için kullanılmakta.
    Bazı New Age gruplara göre, kullanmadığımız yüzde 90’lık kısımda insanüstü yetenekler mevcut. Bu kullanamadığımız yüzde 90’lık kısmı kullanıma açabilirsek, telepati, telekinezi, durugörü gibi yetenekler kazanabilir, gördüğümüz her şeyi hatırlayabilir, Einstein’dan daha zeki olabiliriz.
    Tabii bu iddialar bununla bitmez. Bu gruplar size çeşitli tekniklerle beyninizin kullanmadığınız kısımlarına ulaşma fırsatı sunar! Elbette ‘makul’ bir ücret karşılığında! Batı’da bu türden pazarlamacılığa örnek olarak Craig Karges gösterilebilir. Karges, yüksek paralara ‘Sezgisel Üstünlük’ dediği bir program satmakta, bu programla beynimizin kapasitesini yüzde 80-90’lara çıkarmayı vaat etmektedir.

    Ah Şu New Age Gruplar
    Karges gibi ‘beynimizin yüzde 10’unu kullanıyoruz’ iddiasını karlı bir işe çevirmeyen New Age grupların bir kısmı da bu iddiayı kendi tezlerini desteklemek için kullanıyor. Kullanılmayan yüzde 90’lık kısma istedikleri özellikleri yüklüyorlar. Örneğin metalleri büktüğünü iddia eden, sözde doğaüstü yeteneklere sahip Uri Geller, bu yeteneklerini beynimizin kullanılmayan kısımlarına atıf yaparak savunmakta. Ancak beynimizin sadece yüzde 10’unu kullandığımız iddiası ne kadar doğru?
    Beynimizin sadece yüzde 10’unu kullansak bile, geri kalan yüzde 90’lık kısımda telekinezi, telepati ya da herhangi bir başka özelliğin var olduğunu iddia etmek için hiçbir gerekçe yok. Bu New Age grup ve uygulayıcılarının ‘bir gizem bul, bu gizemi bir saçmalığı savunmak için kullan’ taktiğine bir başka örnektir. Kuantum gizemi gibi, beynin gizemleri de ne yazık ki bu kişiler tarafından suistimal edilir. Ancak beynimizin sadece yüzde 10’unu kullandığımız iddiası ne yazık ki doğru değildir.
    Beyin aktivitelerini izlememizi sağlayan PET (positron emission tomography) ve fMRI (functional magnetic resonance imaging) cihazları sayesinde herhangi bir eylemde bulunduğumuz zaman beynin hangi bölümlerinin aktif olduğunu gözlemlememiz mümkün.
    Bu cihazlarla insan beyni üstünde yapılan gözlemler açık bir şekilde beynimizin büyük çoğunluğunu kullanmadığımız iddiasını yalanlamıştır. Basit eylemlerde beynin çok küçük bir bölümünün aktif olduğu doğrudur, ancak çok karmaşık eylemlerde beynin oldukça geniş bir bölümü kullanılır. Günün sonunda yemek yeme, okuma, TV izleme, müzik dinleme gibi çok sayıda eylemle beynin tamamına yakını kullanılmış olur.
    Bu durum, kasların kullanılmasına benzetilebilir. Herhangi bir eylemde bir ya da birkaç kas grubu devreye girer ama bütün kaslar aktif olmaz. Ancak gün sonunda onlarca eylemden sonra hemen hemen bütün kaslar çalışmış olur. Bu iddianın saçmalığını PET ya da fMRI gibi karmaşık cihazlara atıf yapmadan da anlamak mümkündür. Eğer beynin yüzde 90’ını kullanmıyor olsaydık, o zaman bu kısımların zarar görmesi ya da alınması durumunda beyin fonksiyonlarının hiç zarar görmemesi gerekirdi. Oysa durum hiç de böyle değil.

    Vaatlere İnanmayın
    Siz hiç beynine darbe yiyen birine doktorun “Şanslısın, darbe beynin çalışmayan yüzde 90’ına denk geldi” dediğini duydunuz mu? Beyin ilginç bir şekilde önemli kazaları atlatabilir, belli bölümlerin zarar görmesi sonucunda bile çoğu işlevini devam ettirebilir. Ancak en ufak zararlar bile önemlidir ve hepsi küçük de olsa bazı kayıplara yol açar. Beyinde aktif olmayan bir bölge olması ciddi bir hastalığa işarettir. Nitekim beyinde kullanılmayan hücreler, zaten bozulma eğilimindedir. Eğer beynimizin yüzde 90’ını kullanmıyor olsaydık, bu durumu beyin otopsilerinde görmemiz gerekirdi.
    Sonuç olarak New Age gruplar ve kişisel gelişimcilerin sıkça atıf yapmayı sevdiği beynimizin sadece yüzde 10’unu kullandığımız ve onların bu oranı arttırabileceği iddiaları yanlıştır. Zira bu iddialar modern bilim tarafından yanlışlanmış bir modern şehir efsanesidir. Bu iddiayı ortaya atıp size vaatlerde bulunan biri olursa, bilin ki beyin konusunda temel seviyede bile bilgisi yoktur. Dolayısıyla vaadi muhtemelen gerçekleşmeyecektir.
  • Biraz zaman ayırıp da okursanız sevinirim sayın okurlar.
    Biliyorum, burada siyasete karşısınız falan ama önemli.

    TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR!

    Bu sözü defalarca kez okuyun.
    Bir daha.
    Bir daha.
    Ve bir daha.
    Şimdi size bir şeyler anlatayım;
    Biliyorsunuz benim Führer'e olan sevgimi, aşkımı. Hitler dediniz mi benim için akan sular durur. İyidir, hoştur Führer ama bir şeyi de göz ardı etmemek, realist olmak lazım.
    Hitler ve planları büyük bir hezimete uğradı. Tarihin en büyük mağlubiyetini aldı. Nasıl mı oldu? Gelin bir kronoloji yapalım...

    20 Nisan 1989, Hitler dünyaya gözlerini açtı.
    Sert ve katı kuralları olan bir babanın oğlu olan Hitler, ressam olmak istiyordu. Hatta yaptığı birçok tablo vardır.
    Anne ve babası erken yaşta vefat edince, Viyana'ya taşındı. yahudi faşizmi, Nazist düşünceleri de burada filizlenmeye başladı.
    1. Dünya Savaşı'nda orduya başvurdu, zayıf olduğu için alınmadı. Üstüne bir de dalga geçtiler, tabiri caizse "ASKERİ HAYATI BİTTİ ARTIK MUHTAR BİLE OLAMAZ*" dediler.

    Bu aralarda da olaylar oldu elbette ama biraz özet geçelim.

    Velhasılı kelâm Hitler hükümete sövmekten, "tehlikeli şiirler*" okumaktan tutuklandı. Ama ne gösterişli bir tutuklamaydı! Binlerce insan gözyaşı döktü, ağladı sızladı*.
    Sonra savunma yapmak için mahkemeye çıktı Führer. Öyle bir konuştu ki hakim dahi hepsi Hitler'i suçsuz buldu ve hapisten çıkartıldı*.
    Artık o bir vatan kahramanıydı!
    Gazeteler, radyolar onu ülkeyi kurtaracak olan adam olarak gösteriyor; teyzeler kızlarına istiyordu Hitler'i. Alman kısır günlerinde Hitler'in yakışıklılığı, "Millet Kıraathaneleri"nde Hitler'in ne kadar düzgün bir insan olduğu söyleniyordu.
    Hitler halkın sevgisini kazanmıştı.
    Aldığı olumlu tepkilerden sonra seçimlere girdi, kendi kurduğu Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi(NZDAP)'nden.
    Ne mi oldu?
    Oyların büyük çoğunluğu ile Başbakan oldu*!
    İşler burdan sonra kötü bir hâl almaya başladı zaten...

    İlk önce halka ekonomiyi düzelteceğine, doları düşüreceğine, Alman markının yanındaki altı sıfırı kaldıracağına, tüp ve ekmek sıralarının kalkacağına dair sözler verdi*.
    Tuttu da bu sözleri. Çünkü o yeni Almanya'nın güçlü Başbakanı idi ve "EYY AVRUPA! SEN KİMSİN YA!*" demesi yeterliydi.

    Vesaire vesaire...
    Cumhurbaşkanı oldu Führer(Kısa bir not düşelim; Führer kelimesinin Türkçe karşılığı "Milli Şef" veya "Reis" olarak gelir).
    Kendisine halk artık Führer diyordu! Führer yani Reis*!
    Uzun Adam(Hitler 1.70'in altındaydı)!
    Halk artık mutluydu. Çünkü başlarında yeni, güçlü, istikrarlı bir lider vardı.
    Halkı referanduma götürdü ve "Başkanlık" sistemini getirdi*.
    Bütün yetki tamamen kendisindeydi sonunda*!
    Afişler basılıyordu;
    Ein Volk(Tek Halk)!
    Ein Reich(Tek Devlet)!
    Ein Führer(Tek Lider)!
    Ein Ja(Millet için Evet)!*

    Die Straßen Adolf Hitler(Hitler'in -duble- yolları)!*

    Wir Grüßen Das Neue Deutschland(Yeni Almanya'yı Selâmlıyoruz)!*

    Gott Mit Uns(Tanrı Bizimle)!*

    Tanıdık değil mi bu sloganlar?

    Hitler sigara, alkol de kullanmıyordu. Hayvanseverdi. Fakir halka da yardım ediyordu. Hiç kötülük yoktu içinde...

    Sonra ne mi oldu?

    Devam edelim...
    Alman halkının sınırsız sevgisini ve saygısını kazanan Hitler, baktı ki onu kısıtlayacak bir şey kalmamış. Çalsa hak etti diyenler, sövse halkıydı diyenler çoğalmış. Başladı ülkeyi baba malı gibi kullanmaya...
    Önce kendisine karşı olan bütün muhalefet yayın organlarına sansür koymaya başladı*(FOX, Halk TV, Cumhuriyet-Sözcü Gazetesi gibi).
    Birçok ürüne vergi arttı ve daha fazla zam gelmeye başlandı.*
    Hatta işler öyle çığrından çıktı ki Hitler kendisine bağlı olan bir grup tarafından kendisine darbe yapılmış süsü verdi*. Bu "kontrollü" darbe olayından sonra 'Sinekkuşu'[(Röhm-Putsch) Uzun Bıçaklar Gecesi] isimli bir operasyon ile orduda kendisini sevmeyen ne kadar komutan, subay, er hepsini tutuklattı.
    Halkın sevgisi daha da artmıştı.
    Ne de olsa o darbeleri yenen bir lider olmuştu!
    Aynı yıllarda kendi meclisini bombalattı Führer*. Milletvekillerinin bazıları tutuklandı, bazıları da cinayete kurban gitti.
    Yeni ve Güçlü Almanya'nın karşısında artık Hitler'i sevmeyen hiçbir insan kalmamıştı*!

    Ne yazık ki işler hiç de planlandığı gibi gitmedi.
    Önce işsizlik çoğaldı*.
    Sonra rüşvet ve yolsuzluk arttı*.
    Hükümeti seven kişiler zengin olurken, halk her geçen gün fakirleşiyordu*.
    İş kazaları, tacizler-tecavüzler, cinayetler, kavgalar her geçen gün artıyordu*.
    Tabii bu arada da savaş devam ediyordu.
    Alman halkının gözünü kapatan Hitler yüzünden, halk, savaşta galip olduğunu zannediyordu*.
    Ta ki sovyetler Berlin'e girene dek.
    İşte o zaman insanlar ne halt ettiklerinin farkına varmışlardı.
    Bütün yetkiyi önce bir adama vermişlerdi, manevî bağlarını kullanan bu adama aşık olmuşlardı, "çalsa da hakkı zaten" demişlerdi, suçu hep "fetöye" atmışlardı*. Yani kendi kuyularını kendileri kazmışlardı.
    Sonuç; Almanya yenildi ve milyonlarca insan öldü, evsiz kaldı, şehirler bombalandı, ekonomi alt üst oldu, Almanya'nın güzel sokaklarında taş üstünde taş kalmadı.
    Bu Hitler'in değil, Alman halkının kendi suçuydu.

    Korkunç değil mi?
    Yıldız(*) koyduğum yerleri bir kez daha okur musunuz?
    Şu anki hükümete benzemiyor mu sizce?
    Biz de Erdoğan'ı bu kadar yüceltmedik mi?
    Peki bunun sonu da neden Almanya'dan farklı olsun?
    Almanlar savaşta da olsa bizden bin kat daha iyi durumdalardı.
    Biz bu halimizle neyimize güveniyoruz da rte'ye bu kadar ip bağlıyoruz?

    UYANIN ARKADAŞLAR!
    Tarih tekerrür etmeden, bir kez daha böyle bir yıkılışa sahne olmadan uyanın!
    24 Haziran bizim için son şans, tünelden önceki son çıkış!
    Artık T A M A M deme vakti!
    Lütfen, elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün; yıllardır şehit haberi görmeyen bu ülke şehit haberlerine alıştı. Alevî-Sünnî kardeş iken mezhep çatışmaları çoğaldı. Türkiye'de milyoner sayısı artmakla birlikte yüzbinlerce insan yoksullaştı. Eğitim sistemi yap-boza döndü. Ekonomi diye bir şey kalmadı. Beyefendi sarayında her gün milyonlarca lirayı çerez gibi yerken halk kuru soğana veda edecek duruma geldi. Yolsuzluk ve rüşvet aldı başını gitti. Memurlar atanamadı, gençler işsiz kaldı.
    Bilânço çok ağır çok!
    Buna dur diyecek olan yine sizlersiniz.
    Lâik, modern, gelişmiş, kardeşce yaşayan bir ülke hayâli gerçek olsun.
    24 Haziran'da sandığa gidin ve yeter deyin bu diktatöre.
    YETER!

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...
    Nice güzel, güneşli günler görmek dileğiyle...
    Sevgiyle, barışla, Atatürkle kalın!
  • Birden kafana sert bir darbe indi, kafam ikiye yarıldı muhtemelen, yere düştüm, boğulurum bir yandan. Evet, her şey buraya kadarmış anlaşılan. Tamam da, niye ölüyorum ben şimdi? Kim öldürüyor beni şimdi? Neyse artık, geride kalanların meselesi bu sonuçta.
  • İSTANBUL'un ünlü oteli Pera Palas'ın yemek salonu, o gece de tıklım tıklımdı. Rum müşteriler, Yunanlı şarkıcının söylediği güzel şarkıya eşlik ediyorlardı. Duvar kenarındaki bir masada, işgalcilerin şiddetli baskılarına rağmen harıl harıl milli orduya hizmet eden iki de Türk oturuyordu. Bunlar Muharip adlı gizli örgütün başkanı Kurmay Binbaşı Ekrem Baydar ile haber alma kolu başkanı Kurmay Yüzbaşı Seyfi Akkoç'tu. İkisi de sivil giyinmişti. Başları açıktı. Gözleri kapıdaydı. Anadolu'ya silah ve mühimmat satmak isteyen Fransız bankacı Mösyö Marcel Savoie ile buluşacaklardı. Kapıdan Marcel Savoie yerine, otelin mareşal kılıklı, palabıyıklı Rum kapıcısı girdi, ilk masaya eğildi ve bir şey söyledi. Masadakiler darbe yemiş gibi sarsıldılar. Haber masadan masaya yayıldıkça, şarkıya katılanlar susmaya başladılar. Sonunca güzel şarkıcı da bir felaket olduğunu sezerek şarkıyı kesti. Bir İngiliz subayı telefona koştu. Ekrem ile Seyfi dikkat kesilmişlerdi.
    Haberi duyup da sokağa dökülmüş heyecanlı Türklerin söylediği bir marş, yavaş yavaş sessizliği dağıtmaya başladı:
    İzmir'in dağlarında çiçekler açar
    Altın güneş orda sırmalar saçar
    Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar..
    Yüzlerce Türk, ellerinde bayraklar ve tutuşturulmuş bükülü kağıtlar, Pera Palas'ın önünden geçerek Tepebaşı'ndaki İngiliz Elçiliğine doğru yürüyordu.
    Kader böyle imiş ey şanlı paşa
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa...
    İşgal kuvvetlerinin devriye kolları, kalabalığı susturmak ve dağıtmak için harekete geçti. Türklerin birdenbire neden coştuklarını öğrenince, hepsinin neşesi kaçacaktı.
    Bu güzel şehirde görev yapmak, keyifli bir tatil olmaktan çıkıyordu galiba.
    Turgut Özakman
    Sayfa 40 - Bilgi Yayınevi