Üç Silahşörler denildiğinde çoğumuzun aklına gelen ilk şeyler; parıldayan kılıçlar, saray entrikaları, macera ve o meşhur Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için! sloganıdır. Ancak sayfaların derinliklerine indikçe, bu hareketli tablonun arkasında aslında çok daha buruk, insanı kendi hayatındaki kayıplarla ve zamanın acımasızlığıyla yüzleştiren hüzünlü bir melankoli yatar.
Alexandre Dumas, her ne kadar bizi Paris’in hareketli sokaklarında koşturup dükalıklar arası savaşlara sürüklese de, kitabın asıl ruhu yavaş yavaş kaybolan gençlik ve sadakatin ağırlığıdır.
D’Artagnan, cebinde birkaç kuruş ve babasının verdiği nasihatlerle Paris’e ilk geldiğinde saf, hırslı ve hayat doludur. Ancak hayat, ona kahramanlığın bedelini çok ağır ödetir. Yolunun kesiştiği üç silahşör ise aslında hayattan darbe yemiş, her biri kendi geçmişinin gölgesinde yaşayan yaralı ruhlardır. Aramis kilise ile dünya nimetleri arasında sıkışmış, Porthos gösterişin arkasına yalnızlığını gizlemiş, Athos ise geçmişin en ağır ve karanlık hayaletiyle (Milady) kalbini mühürlemiştir.
Kitapta beni en çok sarsan, o şen şakrak macera havasının altındaki derin hüznü hissettiren anlar ve alıntılar oldu:
İnsanlar ancak istedikleri zaman, o da sadece bir an için genç kalabilirler; sonra yaşlılık kendi soğuk zincirlerini üzerimize geçirir.
Dumas bu cümlesiyle, dördünün arasındaki o kusursuz bağın bile zamanın yıkımına karşı koyamayacağının sinyalini verir. Birlikte savaşan, birbirleri için canını feda eden bu dostlar, aslında zamanın akışına karşı çaresiz bir direniş göstermektedir. Hayatın getirdiği sorumluluklar, siyasi oyunlar ve kişisel trajediler, o hepimiz birimiz için ruhunu yavaş yavaş bir hatıraya dönüştürür. İnsanın içini burkan da budur: **En kusursuz dostluklar bile zamanın soğuk