Gece boyunca ben diyeyim tiyatro, sen de bir film, işte öyle bir şey izlediğimi fark ettim. Yanımda uyuyan adamın, beni arkadaş diye eski sevgilisiyle tanıştırdığını, saatler boyunca da o kadınla vakit geçirmemi istediğini fark ettim.
Uzandığım koltuktan biraz doğruldum, kitabımı usulca köşeye bıraktım. İçimde gergin bir hayvan sürüsü uyandı, sanki ulumak isteyen köpeklerdi bunlar; korkuyla ve çaresiz içsel dünyamda gezinen sokak köpeklerim. Salyaları akıyordu, hem korkuyorlardı hem de kızgınlardı.
En başından sana da söyleyeyim: İki insanı ayıran şey anlaşamamak, yanlış anlamak veya ilişkinin gidişatı değildir. İki insanı ayıran şey, artık birbirini anlamak istememektir. Anlamaya dair çabanın bitmesidir. O bunu hiçbir zaman itiraf edemedi. Çoğu insan edemez, bunu gizler.
İnsanın kelimeleri bir besin gibi kulağından içeri doğru çiğneyerek tükettiğini bilmiyordu. Bunu hiç öğrendi mi, bilmem. İnsanın çok şey duymaya ihtiyacı var, kelimelere bir besin gibi gereksinimi var. Özellikle "biz" kelimesine.
Bazı kelimeleri tercih ederken bazı kelimeleri hiç tercih etmemek, işte sana ilişkinin ne olduğunu anlatan en önemli ipucu: Kelimeler. Gizlenen veya ortada gezinen kelimeler... Bunları takip ederek az çok iki kişinin arasında neler olduğunu anlayabilir insan.
Edebiyatsever bir arkadaşım vardı. O anlatmıştı bana, Lacan "Seven birini nereden tanırız?" diye sorulduğunda "Söylemini değiştirmiş olmasından," diye cevaplamış. Güzel değil mi? Bence de doğru söylüyor ama eklemek lazım: İnsan karşındakinin söylemini değiştirmiş olmasından, sevilmediğini de hemen fark eder.