Ölüm de doğum gibi doğanın gizemlerinden biridir. Biri evrenin ögelerinin birleşmesi, diğeri ise ayrışmasıdır. Bunda da utanılacak, mantıklı bir canlıya uymayacak, ya da varoluş nedenine aykırı düşecek bir şey yoktur.
Bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşada da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir, nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez.
Ölüm nedir peki? Birisi ölüm olgusunu yalnızca kendi içinde değerlendirip inceleyecek olursa, onunla ilişkili kaygılar ortadan kaybolur, ölümün doğanın işinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
Geçmişte yaşayanları ve onların çok sayıdaki yönetim biçimlerini incele. Böylelikle geleceği de önceden kestirmen mümkün olur. Çünkü gelecekte yaşanacaklar şu ankinden farksız olacaktır. Dolayısıyla insan yaşamını kırk ya da on bin yıl da soruştursan fark etmez, hepsi aynıdır.
Kitap MS 170 yılında romalı stoacı imparator Marcus Aurelius tarafından yazılmış. Kitapta, stoacı felsefeyi benimsemiş Marcus hayatta edindiği tecrübeleri notlar şeklinde çok akıcı bir dille okuyucuya anlatıyor. Yüzyıllar öncesinde yazılmış bu kitapta, o zamanki yaşam ile günümüz dünyasında aslında herşeyin ne kadar aynı olduğunu, insan psikolojisinin değişmezliğini şaşırarak okudum. Marcusun en çok üzerinde durduğu konulardan birisi ölüm, insanın ölüm kavramını ele alış şekli ve doğanın parçası olan insanın doğayla uyum içinde yaşaması gerekliliği. Okuduğum kitaptaki fikirlerin büyük çoğunluğuna katıldım ve etkilendim. Felsefeden hoşlananlara tavsiye ederim.