yürekte ve dünyada kafese tıkılmış gibi çırpınan, salıverilmemiş, henüz denenmemiş bir saadet yaşıyordu; her insan onun gücünü hissederdi ama salt sızı olarak, çünkü saadetin hareket alanı kısıtlıydı ve dar yerde sıkışmaktan ötürü iskelet içindeki yürek gibi sakat kalmıştı.
"Ama ben okşuyorum onu, karnımı ovuşturuyorum ve başımı iyice eğip ne istediğini soruyorum," diyordu mektubunda Vera. "Sıcak ve sessiz değil mi yerin, diyorum, hem pek hareket etmemeye de çalışıyorum sen sinirlenme diye - neden çıkmak istiyorsun içimden?.. Alıştım ona, bir arkadaşımmış gibi yaşıyorum onunla hep, seninle yaşamayı istediğim gibi, ve doğacağı için korkuyorum - canım acıyacağından değil de, bu onunla ebedi ayrılığımızın başlangıcı olacağı için. Şu an karnıma vurduğu ayakları annesinden uzaklaşmak için sabırsızlanacak, hep biraz daha, biraz daha uzağa gidecek ömrü ilerledikçe; sonunda oğlum büsbütün kaçacak benden ve ağlamaktan şişen gözlerimden..."