ayşegül b.

10/10
·228 syf.··
Beğendi
·
2024 36. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 24 Aralık 2024 23:13
Değişim'i keşfetme sürecimi seviyorum. Bitmiş bir süreç değil, keşif deyince akla gelen derinlikte ve önemde de değil belki. Kadınlık üzerine, kadının toplumdaki iş/yaşam dengesi üzerine, anne-kız ilişkisi üzerine, romantik ilişkiler üzerine, yaşama/yaşlanma üzerine, asıl benlikle yüzleşmek üzerine öz ve samimi çıkarımları var Liv Ullman'ın. Değişim tekil değil, dallanıp budaklanan, kökleri derinlere sızan bir hâl. İlişki dinamiklerine, toplumsal rollere ve benliğe sirayet eden bir dönüşüm. Liv Ullman'ı Bergman'ın birkaç filminde izlemiştim, ama özellikle dikkatimi çekmemişti. Sonra Güz Sonatı'na denk geldim. Güz Sonatı'nda dünyaca ünlü piyanist Charlotte, eşinin ölümünden sonra, yıllardır görüşmediği kızı Eva ’yı (Liv Ullmann) ziyarete geliyor. Kızlarına karşı mesafeli Charlotte, küskün Eva ve felçli diğer kızı Helena, bitmek bilmeyen bir gece boyunca birbirleriyle yüzleşip yıllardır erteledikleri pişmanlıkları, inkârlarını ve kabullenişlerini paylaşıyorlar. Eva ve Liv o kadar aynılar ki, bir karakteri değil de bastırılmış duygularını canlandırıyor gibi Liv. Eşi, Eva'nın yazılarından bir kısım okuyor filmin ilk sahnelerinde: "Eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki. Bu olasılık benim için oldukça uzak." Liv'in de sevgiyle, sevilme hissiyle mesafeli bir ilişkisi var. Şöyle ifade ediyor kendini Değişim'de: "Kendimi, başkalarının yapmamı istediklerini sandığım şeye vererek saatler harcıyordum. İncitme korkusu, otorite korkusu, sevgi gereksinmesi beni en çaresiz durumlarla karşı karşıya getiriyordu. Kendi isteklerimi, arzularımı bastırmıştım. Hoşa gitmek için istekle, benden beklenildiğini sandığımı yapıyordum." (s.131) Sevgi gereksinimi, Liv'i de, Eva'yı da kendilerinden uzaklaştırıp her beklenilene uygun şekilde
DeğişimLiv Ullmann · Afa Yayıncılık · 198822 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
9/10
·256 syf.··
2024 18. kitabı
·
16 saatte okudu
·
Okunma: 04 Haziran 2024 13:13
"ondan ölmesini isteyecek kadar çok nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz." Uzun zamandır Peyami Safa okumak istiyordum ama yoğunken sıkılıp yarım bırakacağım bi eseri olsun istemiyordum, sonunda kavuşabildik. Bir hafta önce Gürpınar’dan Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür'ü okumuştum. Gürpınar’ın Şadan’ını biliyorsanız onun paralel evrendeki dişi hali Canan. Ama nedense iki eserde de sinirlendiğim karakterlerin erkek olduğunu fark ettim. Kendime feminist damgası yapıştırmamak için inceleme yazmam şart oldu :d Kitaba Bedia’nın eşi Lami’nin üç gündür uğramadığı evinde, artık aldatılığından emin bir şekilde uyandığı yeni bür günle başlıyoruz. Eşinin hayatına giren ikinci bir kadın ile rutini bozulan, aldatılmanın ağırlığıyla eşini bekleyen Bedia’ya acımaya fırsatımız olmadan eşi Lami ve ikinci kadın Canan’a sinirleneceğimiz evreye çok hızlı bir geçiş oluyor. Özet geçmeyi sevmediğim için direkt olayların incelemesine dalıyorum. Peyami Safa çoğu kişinin de dile getirdiği gibi o kadar kalemi güçlü bir yazar ki ben basit bir olayı, olguyu ifade ediş tarzına bile hayranlık duyuyorum. Mesela, “Sofrada konuşulacak şey o kadar azdır ki, çenelerin kilidini ancak lokmalar açar.” (s.40) veya “Felâketzede uzakta kaldıkça burnunun ucundan başka yer görmeyen merhamet, susar.” (s.34). Belki de ben abartıyorumdur ama her sözcüğü özenle seçilmiş koca paragrafların su gibi akıp gitmesinin yanında böyle tek satırlık cümleler bile çok hoşuma gidiyor. Eserde ahlak, aşk, aile kurumu, anne-baba ilişkisi, yasak aşklar, arkadaşlık, iç-dış güzellik gibi birçok kavram işlenilmiş ama hepsi o kadar çatışmalı ve karşıt işlenmiş ki, kime neye nasıl hak vereceğini, kızacağını, üzüleceğini kestiremiyor insan. Herkes herkes yüzünden suçlu, herkes herkes yüzünden mağdur. İlk değinmek
CânânPeyami Safa · Ötüken Yayınları · 20225,1bin okunma
yer altı her daim ölümü mü vaat eder?
9/10
·216 syf.··
2024 9. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 18 Şubat 2024 22:46
Madenci, Soseki’den okuduğum ikinci eser, ilk tanışmam “Ardından ” ile olmuştu. Ardından’dan sonra kitabın anlatımı ve içeriği, ele alınış biçimi Soseki’ye göre tanıdık geldi. Toplumdan uzaklaşmış modern bireyin yalnızlığı ve topluma ait olamama hissinin karmaşasına odaklanan Soseki’nin kurguyu ele alış biçimi, kitabın son sayfalarında Haruki Murakami’nin incelemesini okuduktan sonra daha da kafama oturdu. Japonya’nın tarihi arka planında büyük rol oynayan Aşio Bakır Madeni’ne ve işçilerine dayandığı söylenilen kurguda bir madenci tarafından aşk macerasını anlatmasının rica edildiği Soseki, aşk konusunu bir kenara atarak yozlaşmış topluma, topluma dahil olamayarak arafta kalan bireylere, yalnızlığa, çalışma olgusuna odaklanmış diyebiliriz. Öncelikle Soseki’nin anlatımına bayıldığımı söylemek istiyorum; edebi üslubu, kelime seçimleri ve dili kullanma kabiliyeti bende cidden hayranlık uyandırıyor. -Tabiki bunda çevirinin de büyük etkisi var, bu açıdan bence Sinan Ceylan’ın çevirisi de çok başarılıydı.- Hâliyle böyle bir yazardan çoğunluğu düşünce yazısı minvalinde bir eser okumak tatmin ediciydi, eserin bitmesini istemediğim ve okurken aldığım zevki düşünerek kendimi yavaşlatmaya çalıştığım kısımlar çok oldu. Esere dair Murakami öyle güzel ve kapsamlı bir inceleme yazmış ki yazdıklarım gereksiz ve yetersiz kalacak ama yine de kendimce yazmak istedim. Madenci; oldukça varlıklı, eğitimli ve refah bir yaşama sahip olmasına rağmen acı çektiği gerekçesi ile her şeyini geride bırakarak uzun bir yolculuğa çıkan Tokyo’lu bir gencin yürüyüşüyle başlıyor. İsimsiz anlatıcının hedef noktasından yoksun olan bu yolculuğu sadece kendisini sıkan mekan ve insanlardan kaçma motivasyonuna sahip, duraklasa peşindekilerin onu yakalayacağından korkmasına karşın ailesinin onun için
MadenciNatsume Soseki · Jaguar Kitap · 20181,466 okunma
saydam dünyada metal duvarlara hapsolmuş benlikler
9/10
·256 syf.··
2024 6. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 05 Şubat 2024 00:41
“Biz”, 1984 eserini İngilizce okuma deneyimimle zehirlenen distopya algımı kırarak kendine hayran bıraktıran müthiş bir eser oldu. Bütün distopyaların öncüsü etiketinden etkilenmeden okusaydım da aynı hissiyatı yaratırdı bence. Zamyatin’in tek roman çalışması olmasının hayal kırıklığını kitabı bitirmeden hissetmeye başlamıştım maalesef. Metaforik anlatımlara aşık biri olarak her sayfasında inanılmaz bir doyum yaşadığım bu kalemden tekrar uzun soluklu bir eser okuyamayacak olmak biraz üzücü. 26. yüzyıla kurgusal bir mercek tutan eser, Velinimet’in yönetimindeki Tek Devlet’in bütün dünya kapsamında hüküm sürdüğü bir distopyayı konu almakta. Bilimin ve aklın ışığında zirvede olduklarına inanan bu toplumda halk yok, Numaralar var. “Ben” yok, “BİZ” var. Haliyle isimler de yok, karakterlerimizin kimlikleri harfler ve numaralardan ibaret. Eser “İntegral” aracının başmühendisi D-503’ün günlüğü şeklinde ele alınmış. Devletin matematikçilerinden olan D-503, denetimindeki İntegral’in uzaya gönderilmesine günler kaldığını belirtirken İntegral’in yegane amacını şöyle açıklamakta: “Adına özgürlük denen ilkelliği sürdüren meçhul oluşumları aklın koruyucu kanatları altına almak.” (s.9) Mutluluğun matematiksel mükemmelikte bulunduğunu savunan Tek Devlet, mutluluk sınırlarını Dünya’yı da aşarak evrenin sonsuzluğu ile bütünleştirmek istiyor. Eserde inanılmaz bir dünya düzeni kurulmuş, okudukça farklı detaylar göze çarpıyor. Tek Devlet’e ait belli başlı kurallardan önce fiziksel düzeni anlatmak gerekirse, tahmin edebileceğiniz bütün yapılar camdan. Binalar, odalar, eşyalar, kaldırımlar, her şey camdan. Şeffaflığa ve saydamlığa bayılan, ya da şeffaflığa bayılmaları için bayıltılan bir toplumdan bahsediyoruz. Öyle ki D-503 gökyüzünün bile steril ve lekesiz olanını seviyor. Örneğin sık
BizYevgeni İvanoviç Zamyatin · Can Yayınları · 202311,9bin okunma
8/10
·240 syf.··
2023 33. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 13 Ekim 2023 14:42
Kıskanmak, Zeki Demirkubuz'un yönetmenliğindeki filmi üzerine gerçekleşen bir söyleşi ile haberdar olduğum bir eserdi. Filmin edebi dilinden etkilendiğim için romana dair beklentilerimin de artmasıyla kitabı temin ettim, ve anladım ki çoğu yerde noktasına kadar aynı şekilde aktarılan diyaloglar bulunuyor. Öyle ki kitabı okumuş muyum daha önce sorgulaması yaşattıran kısımlar bile oldu. Yani beklentim karşılanmış oldu, okumak her daim daha çok etkileyecek sanırım beni. Spoiler vermemek adına olay örgüsüne çok değinmeyeceğim için garip bir inceleme olabilir. Eser 1937 yılında Tan gazetesinde tefrika edilirken 1946 senesinde Hilmi Kitabevi aracılığı ile kitap şeklinde basılmış. Olaylar ana karakterimiz Seniha, abisi Halit ve abisinin eşi Mükerrem çerçevesinde kıskançlık, daha da baskın şekilde haset ile beslenerek ilerliyor. Eserin ismine dair, günümüzde sık kullanımı ile, akla düşen ilk varsayımlar sevilen birine duyulan kıskançlık oluyor aslında. Ancak Örik bu duygudan basit ve klişe bir kurgu çıkarmak yerine okuru daha da derinlere ve karanlığa sürüklemiş. Bunun sebebi ise yoğun bir şekilde işlenen ve aktarılan duygunun kıskançlık değil haset olması. İmrenmek, kıskanmak ve haset etmek kavramları üzerinde durulan bir video izlediğimi hatırlıyorum, aradaki farklar dile getirildiği takdirde, yani kavramsal olarak anlamları bariz şekilde farklı olsa da hissetme bağlamında ayırt edilmesi güç kavramlar. Eserde de kıskançlık ve hasetlik arasındaki çizgide bocalayan bir karakter olarak Seniha çıkıyor karşımıza. Bu kıskançlık zaman zaman farklı hallere bürünse de nihayetinde koca bir hasetle başbaşa kalıyoruz. Kötücül bir karakter olarak tanımlanan Seniha çirkin bir karakter; “Güzellik görecelidir” yargısını çiğneyerek çirkin etiketi üzerine yapıştırılan ve ailesi tarafından
KıskanmakNahid Sırrı Örik · Everest Yayınları · 20253,372 okunma