Değişim'i keşfetme sürecimi seviyorum. Bitmiş bir süreç değil, keşif deyince akla gelen derinlikte ve önemde de değil belki. Kadınlık üzerine, kadının toplumdaki iş/yaşam dengesi üzerine, anne-kız ilişkisi üzerine, romantik ilişkiler üzerine, yaşama/yaşlanma üzerine, asıl benlikle yüzleşmek üzerine öz ve samimi çıkarımları var Liv Ullman'ın. Değişim tekil değil, dallanıp budaklanan, kökleri derinlere sızan bir hâl. İlişki dinamiklerine, toplumsal rollere ve benliğe sirayet eden bir dönüşüm.
Liv Ullman'ı Bergman'ın birkaç filminde izlemiştim, ama özellikle dikkatimi çekmemişti. Sonra Güz Sonatı'na denk geldim. Güz Sonatı'nda dünyaca ünlü piyanist Charlotte, eşinin ölümünden sonra, yıllardır görüşmediği kızı Eva ’yı (Liv Ullmann) ziyarete geliyor. Kızlarına karşı mesafeli Charlotte, küskün Eva ve felçli diğer kızı Helena, bitmek bilmeyen bir gece boyunca birbirleriyle yüzleşip yıllardır erteledikleri pişmanlıkları, inkârlarını ve kabullenişlerini paylaşıyorlar. Eva ve Liv o kadar aynılar ki, bir karakteri değil de bastırılmış duygularını canlandırıyor gibi Liv.
Eşi, Eva'nın yazılarından bir kısım okuyor filmin ilk sahnelerinde: "Eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki. Bu olasılık benim için oldukça uzak."
Liv'in de sevgiyle, sevilme hissiyle mesafeli bir ilişkisi var. Şöyle ifade ediyor kendini Değişim'de: "Kendimi, başkalarının yapmamı istediklerini sandığım şeye vererek saatler harcıyordum. İncitme korkusu, otorite korkusu, sevgi gereksinmesi beni en çaresiz durumlarla karşı karşıya getiriyordu. Kendi isteklerimi, arzularımı bastırmıştım. Hoşa gitmek için istekle, benden beklenildiğini sandığımı yapıyordum." (s.131)
Sevgi gereksinimi, Liv'i de, Eva'yı da kendilerinden uzaklaştırıp her beklenilene uygun şekilde