Ölü doğmuş bir bebek, ebesine nasıl bakarsa, öyle bakıyorum ona. Anlamadan, gülmeden ve ağlamadan. Annem içimde yara açmaya mı geldi, yoksa derman olmak için evvela yarayı mı yokluyor? Eskiden de elini kanayan yerime koyup sorardı, sızlıyor mu kızım? Sızlardı, evet anne ama sen dokununca azalırdı.
Hoş, dün Esin atölyeye giderken, bana dinlemeyi bilmediğimi söyledi. Söyleneni ve hatta söylenmeyeni duyma çabasıyla ömrünü çürütmüş biri olarak, bir gün bununla itham edileceğimi hayal bile edemezdim.
Yalnız bekleyen duvarlar bile çürüyor diyorum. Bir gelmeyeni bekleyen her şey içinden çürür. Beklemek ağır ağır çürütür. Bunca zaman sen de mi gizlice bekledin, ha Rikkat? Ha kızım?
Anneme niye kızıyorum bilmiyorum, neyi yanlış yaptığından emin değilim. Galiba öfke zırhı gerisinde beni asıl üzen, kapısını çalan herkese cömertçe şifa dağıtırken, kendi kızının içinde büyüyen boşluğu teşhis ve tedavi etmemesi; bunu yapmadan, üstelik bir gün yapabileceği umutlarını da alıp vakitsizce çekip gitmesiydi.