Ağrı kelimesi ilk ve son kez burada geçiyor. İki aydan az bir süresi varmış. Kendi kuşağının ve ailede kendisinden önceki erkek nesillerin kişisel duygularını ifade etme konusundaki suskunluğu karşısında, bu üç kelime güçlü bir çığlığın ve feryadın karşılığı. Onu hiç duymayabilirsiniz, acısının derecesini hiç anlayamayabilirsiniz, aynen etrafında olan bizlerin anlayamadığı gibi. Ağrı burada bile kişisel bir itiraf değil, ilacın özelliğini tanımlayan bir kelime.
Bulgar yaşamında kişisel günlük, mektup-roman ve benzer türlere ait güçlü bir gelenek olmamıştır, ne geçen yüzyılda ne de bir öncekinde. Bu da bizim kişisel meseleler konusundaki içsel suskunluğumuzun bir parçasıdır. O daima iyi saklanmış bir sırdır, hatta mahzendeki şarap fıçısından ya da vergi ödemeden gizlice damıtılmış rakiyadan bile daha iyi korunur.
Acı, içimi yakan acı, ah ciğerimi dağlayan acı...
Bir Bulgar şairin, Aleksandır Gerov'un yazdığı en kısa şiir.
İşte acının tüm aşamaları - ilk hissedildiği andan, tahammül derecesini aştığı ana, ona yalvarma, onu yatıştırma, ondan merhamet dileme girişimine kadar...
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle aranızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazırlar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne içinde yüzdüğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir-puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
Tüm dünya edebiyatı, Bulgar edebiyatı da istisna değil, anneyi yüceltir ve babaya acıklı Kafkaesk mektuplar yazar.