dün gece yazıldı
beni kimse kurtarmasın Beni kimse kurtarmasın artık, kurtarılacak yerimi çoktan yaktım ben. İçimde bir ev vardı eskiden, pencereleri çocukluğa bakardı, kapısında annemin sesi dururdu, duvarlarında kimseye anlatmadığım küçük sevinçler asılıydı. Sonra bir gün, kimse gelmeden, kimse kapıyı kırmadan, kimse yangını başlatmadan, o ev kendi kendine tutuştu. Ben de o günden beri içimdeki külün başında bekleyen sessiz bir adamım. Bana mutlu musun diye sorma. Mutluluk benim dilimde eski bir kelime artık, anlamı silinmiş, harfleri dökülmüş, bir vitrinin önünde unutulmuş çocukluk oyuncağı gibi. Baksam tanırım belki, dokunsam kırılır. Ben uzun zamandır yaşamıyorum da, bir şeylere devam ediyorum sadece.
1000Kitap
Herkes düşer ama herkes ayağa kalkamaz. Maharet de tam da işin burasıdır. Düşmemek değil, düşünce ayağa daha sağlam kalkmaktır.
1000Kitap
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bu Süreç
Bu süreçte fark ettiğim şeylerden biri de şu oldu: Türkiye’de birçok yazar için kitabın kütüphane yolculuğu, çoğu zaman yeterince önemsenen bir alan değil. Kitap yayımlandıktan sonra dikkat genellikle fuarlara, festivallere, imza günlerine, sosyal medya paylaşımlarına ve görünür olma biçimlerine yöneliyor. Bunların elbette kendi içinde bir anlamı var. Yazarın okurla buluşması, kitabını anlatması, edebiyat ortamında görünür olması doğal ve gerekli. Ama bazen kitap geri planda kalıyor; yazarın kişisel görünürlüğü kitabın önüne geçebiliyor. Benim Şans ve Dans sürecinde daha çok önemsediğim şey ise şuydu: Kitabın kendisi nerede duruyor? Hangi kataloglarda görünüyor? Hangi kütüphanelerde aranabilir hale geliyor? Hangi öğrencinin, hangi araştırmacının, hangi okurun karşısına yıllar sonra çıkabilir? Çünkü imza günü bir gün sürer. Festival birkaç saatlik bir görünürlük sağlar. Sosyal medya paylaşımı hızla akar gider. Ama bir kütüphane kaydı, sessiz de olsa kalıcıdır. Bir kitabın gerçek varlığı yalnızca yazarının görünürlüğüyle değil; kataloglarda, raflarda, sınıflama sistemlerinde ve kurumsal hafızada yer bulmasıyla da kurulur. Benim için Şans ve Dans süreci biraz da bunu gösterdi: Kitabı kendimden öne koymak. Yazar olarak görünmekten çok, eserin kalıcı dolaşımını kurmaya çalışmak. Belki de bağımsız yazarlar için en zor ama en değerli soru burada başlıyor: Kitabımı nasıl daha çok gösterebilirim değil; kitabımı nasıl daha kalıcı hale getirebilirim?
yürüye yürüye
Dün, ayaklarım şişip kanayana kadar saatlerce yürüdüm. Belki aptalca bir fikirdi ama buna gerçekten ihtiyacım vardı. Ne olur ne olmaz diye yanıma yol arkadaşları da almıştım; ne de olsa bu bir yolculuktu, insanın başına ne geleceği belli mi olur.. Geri döndüğümüzde beyaz çoraplarım kanlar içindeydi. Çektiğim o ağrı ve sızıya rağmen, bugün yine olsa yine yürürdüm. İnsan, uzun ve yıpratıcı yolculuklarda o an hem hayata dört elle sarıldığını hissediyor hem de adımlarıyla kendi sonunu hazırlayabileceğini... Bu yoğun duygu karmaşasının yanında fiziksel acı o kadar hafif kalıyor ki... Tabii ki bu duygudan sıyrılınca, ağrılarımdan ve yaralarımdan dolayı sızlanmayı da ihmal etmedim.
Evrenin En Eski Yanılgısı: Başkasının Yolunu Kendi Yolun Sanmak.
Peygamberler, yaşadıkları çağlarda hakikatin bâtınî ufuklarını temaşa etmiş, insanlığa zahirin ötesindeki manayı işaret etmiş kutlu rehberlerdir. Onların sözleri ve halleri birer işaret taşıdır; ancak yol, her insanın kendi gönül âleminde yeniden açılır. Hakikat ne bütünüyle başkasından alınabilir ne de ezberlenebilir. Her yolcu, kendi nefsinin perdelerini aralayarak, kendi içindeki sırra doğru yürür. Bu yüzden peygamberlerden örnek alınır, velilerin izleri takip edilir; fakat hiçbir yol, sahibinin yerine yürünemez. Nihayetinde insanın gerçek kitabı, kalbine yazılan hikmetlerdir. Yaşadığı her imtihan bir ayet, her fark ediş bir tefsir, her tecelli ise yeni bir sayfadır. Kişi, ömrü boyunca kendi varlık kitabını okumayı ve yazmayı öğrenir. Çünkü hakikatin en derin sırrı, insanın kendi özünde saklıdır ve onu keşfedecek olan da yine kendisidir.
Elimdeki simit
Bu sabah bir ceset gördüm. Çift yönlü akan trafiğin orta refüjünde öylece yatıyordu. Torbaya koymuşlar ama bir ayağı dışarıdaydı. Kalın ve iri parmaklarından, erkek olduğunu düşündüm. Elimde simit ve ayran ile öylece donup kaldım. Yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgiyi düşünürken, ölenin de birkaç saat ya da gün önce simit ve ayran yemiş olabileceğini geçirdim aklımdan. "Tüm günler ölüme gider, sonuncusu oraya varır" diyordu bir yazar. Ve "bir kuş, ölüm korkusuyla yaşar mı" diyordu başka bir yazar. Ölümlü olduğunun bilinciyle yaşayan bir canlı olmamız, bana hep tuhaf gelmiştir. Bazen lütuf, bazen de lanet gibi. Filmin sonunu bildiğimizden hayatımız boyunca yiyebileceğimiz en kral spoileri yiyoruz çünkü. Ama sonra bir his geliyor. Tomurcuk açan bir çiçek, su birikintisine düşen bir yağmur gibi olağan ve dingin bir his. Sonra bizi biz yapan değerlerimizi düşünüyorum. Spoilere rağmen doya doya yaşamak ve değer yaratmak inancıyla elimdeki simidi kocaman ısırıyorum.