bu ilk hatıralarda ben de kendime yabancı biri gibiydim: sürekli tetikte, kindar, son derece sessiz. hayatım boyunca insanlar çekingenliğimi şu veya bu şekilde somurtkanlık, küstahlık ve huysuzluk sandılar hep. ama yüzümdeki o ifadenin (ben sorunun bu olduğunu düşünüyorum, cidden, gerçek ruh halim her ne olursa olsun dudaklarımın kenarının hep aşağıya doğru bakmasıydı mesele) aleyhime olduğu kadar lehime çalıştığı da oluyordu.
“…fakat çoğu zaman bizi benliğimizin farkına en çok vardıran da yine acı değil midir? çocukken tüm dünyadan ayrı bir birey olduğunu anlamak, dilini yaktığında, dizini yardığında senden başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin canının yanmayacağını, her bireyin sızısının ve acısının tamamen kendisine ait olduğunu öğrenmek korkunç bir şeydir. büyüdükçe ne kadar yakınımız olursa olsun hiç kimsenin bizi gerçek anlamda anlamayacağını öğrenmekse daha da korkunçtur. bizi en mutsuz eden bizzat kendi benliklerimizdir ve işte tam da bu yüzden benliklerimizi yitirmek için yanıp tutuşuruz.”
“buradaki her şey çürük kokuyormuş gibi geliyor bana, fazla olgunlaşmamış meyvelerdeki gibi bir çürümüşlük kokusu bu. bu korkunç doğum, çiftleşme ve ölüm düzeneği, yunanların miasma, yani kirlilik dedikleri hayatın bu ürkütücü kargaşası başka hiçbir yerde aslında bu denli vahşi olmasına karşın güzel görünsün diye bu kadar allanıp pullanmamıştır herhalde. ve insanlar başka hiçbir yerde her şeyin değişebileceği yalanına ve ölüme, en çok da ölüme, ne olursa olsun ölüme böylesine inanmamıştır.”