İnsanın en ölümcül yarası, içinde anbean büyüyen gitme hevesidir. İshak henüz bilmiyordu. Ölmekle gitmek aynı şey; ne ölenlerin ne de kalbindeki ıstırap verici ağrı dinmek bilmediği için uzaklara gidenlerin geri döndüğünü bu dünyada gören olmadı.
Sanki hayata bir kere dokunmuş, dokunduğu o kısacık anda, üzerinde derin, acıtan bir iz kalmış, sonra zaman geçmiş ama acısı geçmemiş, zamanın iyileştirici marifetinden de umudunu kesmiş, aklına gelen her şeyi denemiş ama bir türlü geçmemiş, bir türlü geçmemiş, bir türlü... Artık geçeceğine dair bütün beklentisini kaybetmiş, o andan itibaren bir daha hayata dokunmaya cesaret edememişti.
Bazıları hiç parka gelemiyorlar. Parktaki masalara oturdukları zaman çay içmeleri gerekecek ya, onun için aşağıdaki meydanda vakit geçiriyorlar. Bazılarının ayakkabısı rugan. Merak edip sormuştum rahmetli Sadi'ye, bu rugan ayakkabılar nerden çıktı, diye. Sadi anlatmıştı. Bu ayakkabıları devlet, rütbeli askerlere verirmiş. Onlar da babalarına veriyormuş. Düşünsene Sibel, o ayakkabıları giyecek kadar muhtaç olanları var. İçim acıyor onları gördükçe.