Herkes sürekli başka biriymiş gibi görünmeye çalışıyordu.
Keşke birbirlerini yakalayabilseler, göz göze gelebilseler, kendilerini o boşluğu aşmaya zorlayabilselerdi.
İnsanların neden birbirini yediğini anlamıyorum. Mesela seneler, asırlar önce yapılmış katliamlardan dolayı birbirlerinde nefret ediyor, kan kusup küfür ediyorlar. O emirleri veren o halk değil ki o zamanın devlet büyükleri. Olgunlaşıp medenice tartışılsa keşke, daha çok birbirimize düşüyoruz. İnanın osmanlının yaptığı şeylerin çilesini şu an ingilterede soyu devam eden-devamlılık mecazi tabii- osmanoğulları ailesi çekmiyor. Bahsettiğim tek osmanlı da değil, genel olarak ülke, ırk, cinsiyet, din nefretini anlamıyorum. Bir yararı da yok kendinizi yıpratıyorsunuz..
öyle bir içimden geldi yazmak.
Alice zihninin uzun zamandır hiç olmadığı kadar berraklaştığını hissetti. Huzuru bulmuştu, düşünceleri rayına oturmuştu. Sanki havada çırpınıp boğuluyordu da sonunda biri ona konacak bir yer vermişti.
“ Türküm, doğruyum, çalışkanım.
İlkem;
küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak,
yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir.
Ülküm;
yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk !
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe
durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım,
Türk varlığına armağan olsun.
”Ne mutlu Türküm diyene!"
Kulaklarında sürekli tuhaf bir uğultu vardı. Dünya boğuk ve çarpık geliyordu; sanki suyun altında haraket ediyormuş gibiydi.
Yine de devam etti. Başka ne yapacağını bilmiyordu. Planı, tabii buna plan denebilirse, dayanma gücü tükenene kadar, kendi iradesi dışında paramparça olacağı noktaya kadar bir robot gibi yaşamaktı.