dansını seyrettim, kolları kanat gibi kıvrılıyordu, genç, güçlü bacakları kendi hareketlerine aşıktı. ölümlüler şöhreti böyle ele geçiriyor, diye düşündüm. çok çalışarak ve kendilerini adayarak, yeteneklerine bahçeye bakarmış gibi bakıp güneşin altında ışıldamasını sağlayarak. ama tanrılar irinden ve nektardan, kusursuzlukları parmak uçlarından fışkırarak doğuyordu. onlar da neleri mahvedebileceklerini ispatlayarak elde ediyordu şöhretlerini. şehirleri yakıp yıkarak, savaşlar çıkararak, salgınlar ve canavarlar yaratarak. sunaklarımızdan öylece narince yükselen o buhurlar ve güzel kokular. geride yalnızca kül bırakıyor.
boğayla çiftleşmesini sapıkça bir heves olarak görüp bir köşeye itmiştim ama Pasiphae heveslerle yönetilmez, kendisi onları yönetirdi. yüzünde gerçek bir duyguyu en son ne zaman görmüştüm? doğum yatağında yüzü telaştan çarpılmış halde canavarın yaşaması gerektiğini haykırdığını hatırladım. niye? sebep sevgi değildi, Pasiphae'nin içinde sevgiden eser yoktu. demek ki yaratık bir şekilde amaçlarına hizmet ediyordu.
...
Pasiphae'nin kardeşlerinden biri ölüleri diriltmeyi, diğeri ejderha terbiye etmeyi öğrenmiş, kız kardeşiyse Skylla'yı dönüştürmüştü. artık kimse Pasiphae'den bahsetmiyordu. şimdiyse bir darbeyle solmakta olan yıldızını yeniden parlatmıştı. bütün dünya Girit Kraliçesi'nin, insan eti yiyen dev boğanın yaratıcısı ve annesinin hikayesini anlatacaktı.
tanrılar da hiçbir şey yapmayacaktı. onlara edilecek onca duayı düşünün.
''ölümlülerle çoğu tanrıdan fazla zaman geçiriyorum, seslerine alıştım. benim için sesler yalnızca bir başka çeşni, yemekteki baharat gibi. ama insanların arasına girersen fark edeceksin. senden, bizden korktukları kadar korkmayacaklar.''
hayatımın en büyük gizemlerinden birini bir dakika içinde çözmüştü. içindeki tuhaflığa dokunabilecekmişim gibi parmağımı boğazıma götürdüm. ''ölümlü sesli bir tanrı.''
kara nehir yatağında akıyordu. solgun çiçekler saplarının üstünde başlarını sallıyordu. hiçbirini görmüyordum. umutlarım birer birer silinip gidiyordu. Glaukos'la ebediyeti paylaşmayacaktım. evlenmeyecektik. o ormanda hiç yatmayacaktık. bana aşkı boğulmuş ve yok olmuştu.