“…bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır.”Tutunamayanlar, kitaplığımda en az 10 yıldır duruyordu. Kitabın sayfaları arasında yıllardır bekleyen bir yalnızlık, bir iç hesaplaşma vardı sanki. Biraz da korkuyordum. Üniversiteden yakın bir arkadaşım vardı beni çok iyi tanıyan; ne zaman elimi kitaba atsam “Hayır Derya, şu an zamanı değil. Daha iyi zamanlarda okumayı dene.” derdi. Sanırım bunalıma girerim diye, kitaptaki o karakter gibi karanlık düşüncelere kapılırım diye endişeleniyordu.
Kış mevsimiydi bu kitabı elime aldığımda. Zaten benim için kitap okumanın bir mevsimi olsa, kesinlikle bu kış olurdu. Ya da tamamen kışçı olduğum için öyle düşünüyorum. Kışın sinemaya gidilir, kışın kestane yenilir, kışın yağmurda yürünür, kışın antik kentler gezilir, kışın renkli patikler giyilir, kışın en güzel pastalar yapılır, kışın uyumak tatlı gelir, kışın sokaklar daha sakin olur… Belki de bu yüzden, içsel yalnızlıkları ve sorgulamaları anlatan bu kitabı okumak için en doğru zamandı.
Kitabın ilk sayfalarından itibaren anladım ki Tutunamayanlar, aslında bizim içimizdeki o en kırılgan ve yalnız tarafımıza dokunan bir aynaydı. Oğuz Atay, Selim Işık karakterinde bir “tutunamayan” yaratırken, onunla birlikte hepimizin içindeki o yarım kalmış, başkalarının dünyasına tutunamayan parçaları da gün yüzüne çıkarıyor. Kitabın dili yer yer ironik, yer yer hüzünlü; bazen de o kadar gerçek ki insanın ruhuna işliyor. Yazar bölük pörçük anlatımı, ansiklopedi gibi kesitleri ve kahramanının hayatını inceleme biçimiyle alışıldık roman yapısını kırıyor. Bu kırılgan yapı, belki de hepimizin hayatta hissettiği dağınıklığın bir yansıması gibi. Selim’in ölümünden sonra, Turgut’un onun izini