• 464 syf.
    Dikkati çeken ismi olmuştu. Öylece alıvermiştim kitabı. Arka kapak okuyup kitap alma huyumu bırakalı isimlere takılmıştım belki de.. Kitap sadece bir konu etrafında şekillenmeyip, birçok denemeden oluşuyor. Livaneli'nin 1991 yılında yazılan Orta Zekalılar Cenneti daha sonra yazılan ‘Sanat Uzun Hayat Kısa’dan da derlemeler yapılarak yeniden yayınlanmış. Belli bir konu yok. Hemen her sayfasında farklı bir konuyu ele alıp çoğu insanı hiç görmediği yollarla, hiç duymadığı cümlelerle, üzerine hiç düşünmediği olaylarla ve belki de hiç hissetmediği duygularla tanıştıran bilir. Her okuduğum sayfada kendime bir pay çıkardığım, açıp “acaba şurada ne demişti, şu konuda ne düşünüyordu?” diye tekrar tekrar danıştığım bir başucu kitabım olamaz ama belki sizin olur.
  • 160 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yaşanmışlık kokan şiirleri olan bir ustanın, işinin ehli bir kişinin kitabı “Ben Sana Mecburum”. Bir şiir derlemeler kitabı. Baş üstünde taşınan şiirlerin toplandığı bir kitap. İçerisinde bulunan pek çok yayınlanan şiir klibi haricinde ben sana mecburum şiiri ulusal başarıyı aşmış, dillerde dolaşmış ve piyes haline getirilmiş. Ben Sana Mecburum kitabı bu ve bunun gibi pek çok başarılı şiiri içeren bir kitap

    Şiir yazmak, daha doğrusu duygularını hislerini şiire dökmek bambaşka bir şey...
    Şiiri herkes sevmez, okumaz, okuyamaz, anlamlı bulmaz. Ama ben "şiirin kalbin aynası" olduğunu düşünüyorum. Ve gerçekten duyguları mısralara işleyipte okuyucunun beğenisine sunmak sıradan birşey değil. 

    Atilla İlhan da mısralara işlemiş, düşüncelerini, duygularını. Birbirinden bağımsız gibi duran ama kendini kaptırınca akışına kapılıp illa bir yerde yolunu diğer şiirlerin içinde kesiştiren, harflerin büyülü dünyası ile karşılaşacaksınız. Keyifle okuyun
  • 416 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Kazım Karabekir Paşa'nın görev yaptığı doğu vilayetindeki durumları,savaşları ve milli mücadeleye katkılarınının kaleme alındığı bir kitab. Genelde yazışmalardan derlemeler yapılmış. Özüne sadık kalındığı için dili biraz ağır. Kitabın sonlarına doğru Mustafa Kemal Atatürk'le ilgili fikir ayrılıkları ve tenkitleri bulunuyor. Milli Mücadele kahramanlarından biri olarak kendisini saygıyla anıyorum.
  • 260 syf.
    Geoffrey Lewis, on iki ana başlık altında topladığı Trajik Başarı- Türk Dil Reformu adlı eserinde dilimizin geçmişten günümüze süregelen sorunlarına kısa kısa değinerek daha geniş bir çerçevede Türk Dil Reformu/ Türk Dil Devrimi’ni okuruna açıklamaya çalışmıştır. Yazarın hem iyi bir dil bilimci olması hem de Türk olmaması, anlatmış olduğu konulara karşı objektif tutumu elden bırakmamasını sağlamıştır. Bir taraf belirtmekten ziyade anlatılmak isteneni gerçekçi bir bakışla dile getirmiştir. Lewis, Trajik Başarı- Türk Dil Reformu ismiyle Türkçeye çevrilen bu eserinde Türk dil reformu sırasında yapılan uygulamaları, özellikle de aşırı özleştirmeci yaklaşımları dil mühendisliği biçiminde anlatmıştır.
    Dil tartışmalarının cumhuriyetin çok öncesinde başladığını ve çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri olduğunu düşünen Lewis, Atatürk’ün dildeki aşırı özleşmeci tutumun bir krize neden olduğunu düşünerek reformdan bir şekilde döndüğünü de vurgular. En azından aşırı özleştirme tutumunun bir çıkmaza girdiğini fark eden Mustafa Kemal’in, bu çıkmazdan Güneş Dil Teorisi’yle çıkmaya çalıştığına değinir. Daha sonrasında neredeyse birçok 'kelime' ve 'sözcüğün' uyup uymadığını tartışır. Türk dilinin kendi içinde bir Babil kulesi olduğunu 'tespit eder'.
    Kitap Hakkında;
    Toplumun her kesimindeki insanın tek solukta okuyacağı, objektif ve gerçekten çok iyi analizlerin var olduğu bu kitapta bulunan 12 ana başlık sırayla şu şöyledir; 1.Giriş, 2.Osmanlı Türkçesi, 3.Yeni Alfabe, 4.Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar), 5.Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası, 6.Atay- Ataç- Sayılı, 7.Karışımın Unsurları, 8.Karışımlar, 9.Teknik Terimler, 10.Yeni Boyunduruk, 11.Yeni Türkçe, 12.Dil Kurumuna Ne Oldu?
    Kitabın Giriş bölümünde Lewis satırlarına her okuruyla, kitabın adının “Trajik Başarı” olması konusundaki fikirlerinin aynı olamayacağının farkında olarak devam eder ama okudukça birçoğunun kendisine hak vereceğine de vurgular. Osmanlı Devletinin son demleri ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla Mustafa Kemal’in 1927’de altı günü aşkın bir sürede okuduğu Nutuk’un, 1960’ların başında günün diline çevrilmek zorunda kalındığı güne kadar gençler için gitgide daha az anlaşılabilir olmasından bahseder.
    Kitabın İkinci başlığı olan Osmanlı Türkçesi başlığında genel hatlarıyla Osmanlının son dönemlerinde çıkan dil tartışmalarından söz edilmektedir. Dilde sadeleşme çatısı altında ilerleyen bu tartışmalar “kendimize mahsus bir lisanımızın” olmayışından şikâyet ederek Ahmet Mithat’ın halkın kullandığı lisanı, millet lisanı yapmayı önermesiyle devam eder. Yani dilden Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını söyler.
    Kitabın üçüncü başlığı olan Yeni Alfabe başlığı altında alfabe değişikliğinin amacının Türkiye’nin İslami doğu ile olan bağları koparmak ve hem içte hem de Batı dünyasıyla ilişkiyi kolaylaştırmak olduğundan bahsedilir. Ayrıca Arabi-Farisi alfabede değişiklik yapma konusuna değinilir. Bunlar dışında Latin alfabesinin benimsenmesi konusuna karşı çıkanların neden böyle bir tavırda bulunduğunu ve kabul etmek isteyenlerin neden istediği konusundan bahsedilir. Alfabenin değişmesi için “Dil Encümeni” kurulur. Encümenin dokuz üyesi içerisinde Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi isimlerde bulunur. 26 Haziran 1928’de toplanan bu heyetin ilk işi kendini, biri alfabeye biri de dilbilgisi için iki ayrı gruba bölünmek olmuştur. Alfabe komisyonu ilke olarak harf çevirisini reddeder. Çünkü Arapça ve Farsça telaffuzların devam etmesini istememekte, bunların İstanbul konuşma biçimlerine uydurulmasını istemektedir. Bu sorunlar ve farklı düşünceler sona erip belli bir şeye karar verildikten sonra alfabe tatmin edici bulunur bulunmaz Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 gününün akşamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane Parkı’nda düzenlediği bir şenliğe katılan büyük kalabalığa yeni alfabeyi tanıtır. İki gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ilk olarak cumhurbaşkanlığı görevlilerine ve milletvekillerine ve daha sonra üniversite hocaları ile okur-yazar takımına ders verilmeye başlanır. Komisyonun son oturumunda ise hararetli bir tartışma yaşanır ve beş saat sonunda bir teklif oylamaya sunulur ve kabul edilir. (Ülkütaşır 1973:77)
    8-25 Eylül 1928 tarihleri arasında bütün resmi görevliler yeni harfleri kullanabilme becerilerinin ölçülmesi için sınava girerler.1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi 1353 sayılı “Yeni Türkçe Harflerin Kabulü ve Uygulanması Hakkında” yasayı çıkarır ve yasa iki gün içinde hayata geçirilir.
    Kitabın dördüncü başlığı olan Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar) başlığı altında Ağustos 1923’te Tunalı Hilmi tarafından Büyük Millet Meclisi’ne yeni bir Türkçe kanunu önerildiğinden fakat bu kanunun kabul edilmediğinden bahsedilir. Atatürk’ün ilk yapılmasını istediği şey Arabi-Farisi alfabeden Latin alfabesine geçmektir. 3 Şubat 1928’de Cuma günleri camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmiştir. 9 Ocak 1936’da açılan Ankara Üniversitesinin Tarih-Coğrafya Fakültesinin ismi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi şeklinde değiştirilir. Ayrıca ileriki yıllarda farklı düşüncelere sahip olan kurultaylar toplanarak fikirlerini ortaya atar ve çeşitli makaleler yayınlanır. Genel hatlarıyla Atatürk’ün Dil Reformu için harcadığı çabalardan ve reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilecek bir durumdur.
    Kitabın beşinci başlığı olan Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası başlığı altında 1935 yılında Viyanalı Doktor Hermann Kvergic tarafından bu konu hakkında bir metin ele alınır. Eserde Dilin ilk kez jestlerden oluştuğu ve bazı anlamlı seslerin sonradan eklendiği görülür fakat yıllar sonra eserin bir nüshası TDK başkanı tarafından incelenip ispatsız ve değersiz görülür. Teoriye göre dilin başlangıcında ilkel olan insanın güneşe bakıp “aa” dediği anda Güneş-Dil teorisi oluşmuştur. Atatürk bu dil teoremi ile Öztürkçe’nin özdeşlerini bulmaya teşebbüs etse de onun daimi kaygısı teknik terimler ile ilgisi olmasına dayanır. Bu nokta da Atatürk’ün birçoğunu kendi yarattığı teknik terimlere bu kadar bağlılık gösterirken günlük olarak üretilen yeni kelimelerin kullanımından vazgeçip geçmediğidir. Bu dönemde patlak veren Hitler’in Rhineland’ı işgali, Mussoli’nin Etiyopya’yı topraklarına katması Güneş Dil teorisini arka palanda bırakır. Kayıtlara göre Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile “dil… Aman dil” şeklinde sayıkladığı söylenir.
    Kitabın altıncı başlığı olan Atay- Ataç- Sayılı başlığı altında Türk dil reformunun aslında iki sınıfa ayrılıp yapılmaya çalışıldığından bahsedilir. Öncelikle bireysel topluluklar yeni kelimeler üretmeye çalışırlar. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi önemli isimlerin Osmanlı Türkçesi etkisini, özellikle bizim kullandığımız Arapça kelimeleri ve Farsça dil bilgisi kurallarını, dilimizden atmak ve sade Türkçeye ulaşmak için yaptıkları çalışmalara değinir. Daha sonra Harf İnkılabı ile Türk Dil Kurumunun kurulmasına müteakiben, -kendisinin etimolojiye olan ilgisi de eklenince- Atatürk bu hususu devlet politikası haline getirmek ister ve çalışmaları hızlandırır. Arapça kökenli kelimeleri tamamen çıkarmak için bu kelimeleri, Türkçe karşılığı olan kelimelerle değiştirmek isterler. Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay ve Aydan Sayılı başlığında bu husustan bahsedilmektedir. Bu isimler dilin çağa uydurulması gerektiğine inanırlar. Yeni yollarla yeni sözcüklerin ve yeni kelimelerin bulunmasının faydalı olamayacağını düşünürler. Ataç ve Sayılının Dil reformu içindeki yeri kelime mucitleri olmasıdır. Onlar bir dil uzmanı değildir lakin ziyadesiyle kelime icat etmektedirler. (İcat edilmekten kasıt Öztürk’çe kelimelerin Osmanlıca karşılıklarını bulmalarıdır, yani bu kısım tamamen onların bulduğu kelimelerdir.) Bu bölümde, Türk dil reformuyla birlikte suni Öztürk’çe kelimelerin üretilmesine kendini adayan Ataç, Atay ve Sayılı’nın gösterdikleri çabaya şahit olmaktayız.
    Ataç” bir milletin dilini heyetler düzenleyemez o kendi kendine gelişir ve en doğru tabirler halkın sağduyusundan doğar”.
    1935 yılında tarama dergisinde yazdıkları yazılarda yeni kelimeleri kullanırlar, kafiyeye ve uyağa yeni karşılıklar bulurlar. Sonuç olarak bu başlık genel hatlarıyla suni yoldan dil türetme üzerine geçmektedir.
    Kitabın yedinci bölümü olan Karışımın Unsurları başlığı altında anlatılanlar aslında altıncı bölümün devamı niteliğindedir. Altıncı bölümde reformcuların yeni Türkçe kelimeler bulması ayrıca Türkçeyi Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerden kurtarmak için yapmış oldukları çalışmalardan bahsedilmiştir. Hudut yerine sınır, millet yerine ulus, şehrin yerine kentin gelmesi vb. kelimelerle başarıya ulaşmışlardır. Bu kelimler normal şartlarda suni yollarla meydana getirilemediği için ve onların yaptığı yöntem başarıya ulaştığı için önem taşımaktadır. Yani Öztürkçe’nin yaratımı aşamasında kullanılmış, uydurulmuş ve kayda geçen bu kelimelerin sadece son ekleri tartışılmıştır. Bu ekler getirilmeden önce de TDK Türkçe ile Hint Avrupa dillerinin birbirlerine yakın diller olduğunu ispat etmek için çalışmalar yapmıştır. Aslında genel hatlarıyla bu bölüm TDK’nın Türk dilleri ve dil aileleri hakkında araştırma yaptığının altını çizmiştir. Daha sonra 1930’lu yılların sonlarında bulunan kelimelerden bahsedilmiştir ve yardı-ektör, yardı-başkan, yar-kurul, as-başkan gibi kelimelerin farklılıklara uğrayarak nasıl yarbaya geldiğini, Öztürkçe bir kelimenin nasıl devinim sonucunda son halini aldığından bahsedilmiştir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun yapmış olduğu üç dil kurultaydan ve bu kurultayların tutanaklarından bahsedilmiştir. Bu kurultaylar 1932,1934 ve 1936 yıllarında açılmıştır ve toplantı tutanaklarından, zabıtnamelerinden (Tutanak) ve bunların içeriklerinden bahsedilmiştir. Gelen eklerin örn: Mastar ekinin nereden geldiği (Kazakça), yönelme eklerinin nereden geldiği konusundan bahsedilmiştir. Bunlar dışında diğer Öztürkçe dillerinden aldığımız eklere değinilmiştir. Genel olarak fiil eklerinden, kelime yapısından, reformcuların bulduğu eklerden bahsedilmiştir. “Türetme yoluyla yeni sözcükler yapılırken dilin işlek eklerinin kullanılması ve dil devriminin bir an önce istemeden başarılı olmasını sağlayabilmişlerdir. Bu yüzden de işlekliğini yitirmiş eklere bu özelliklerini yeniden kazandırmak güç olmakta hatta üzerinden uzun süre geçmesi gerekmektedir.”
    Kitabın sekizinci başlığı olan Karışımlar başlığı altında yine Türkçe yabancı sözcük dağarcığında bağımsız kılmak maksadıyla yapılacak kelime üretimi için üç üretimin tayin edildiğinden bahsedilmektedir. Bunlar konuşma dilinin kaynaklarını araştırıp eski metinleri kullandıklarını anlatır ve hali hazırda bulunan bir kelimenin son eklerini birleştirerek yeni bir kelime üretirler. Ayrıca burada TDK’nin teknik terimler komisyonu başkanı olan Nihat Sami Banarlı ile Dil Bilimi Etimoloji komisyon başkanı arasında geçen diyalogdan bahsedilmektedir.
    Kitabın dokuzuncu başlığı olan Teknik Terimler başlığı altında kullanılan teknik terimler hakkında Türk Dil Kurumunun yaptığı çalışmalardan bahsedilir.
    Kitabın onuncu başlığı olan Yeni Boyunduruk başlığı altında 1960 yılından sonra işlerin değişmeye başladığına değinilir. Amerika’nın dünya pazarına girmesi ve teknolojinin onun tekelinde olması ayrıca bizim bir süreden sonra Arapça ve Farsça kelimeler yerine İngilizce kelimelere karşılık bulmaya çalıştığımız anlatılmaktadır. Kısaca bu bölümde yeni boyunduruğun İngilizce kelimeler olduğundan bahsedilir ve bu konuda TDK’nin neler yapabileceği ya da ne kadar başarılı ve başarısız olduğu konusuna değinilir ayrıca TDK eleştirilir.
    Kitabın on birinci başlığı olan Yeni Türkçe başlığı altında bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kelimeye ihtiyaç duyarlar. İstenilen şey ise gündelik hayatta Osmanlıca kelime kullanılmasının bırakılmasıdır. Örneğin “ev” demek yerine “ikametgâh” denilmeyecektir ve istenilen olmuştur. Bu yönden bakıldığında reform çok büyük bir başarıdır. Fakat Öztürk’çe ve İngilizcenin yayılması entelektüel olmayanların konuşmalarını değiştirmemiştir. Örneğin köylüler eski dili ayakta tutmaya devam etmektedir. Bunlarla beraber Arapça ve Farsça kelimelerin çoğu mevcudiyetini kaybetmiştir. TDK’den ödünç alınan yeni yabancı kelimeler arasında Öztürk’çe hâkim olmaktan uzaktır. Bunlardan bazıları Osmanlıca bazıları ise Türkçedir. Fahri İz’e göre “Bugün artık dil devriminden geri dönülmeyeceği kesindir” konuşulan dilin hiçbir zaman Arapça ve Farsçaya dönme gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Bu makaledeki önemli yerlerden biri de Soysal’ın bildiri kelimesini üç ayrı anlamda kullanmaktan kurtulmak için bildiri, bildirge ve bildirim kelimelerine olan ihtiyaçtan bahsettiği bölümdür.
    Agah Sırrı Levend’e göre “Bir anlamda türlü kelimeler bulunması o dilin zenginliğine delalet etmez” Mesela Arapçada ‘ayın’ kelimesinin kırk anlamı vardır; ‘devenin’ elli adı vardır, bu bir zenginlik değildir.”
    Dil bir adetler topluluğudur. Bunlar olağan bir şekilde gelişirler fakat yeni bir kelime öğrenmek de kişinin zihnindeki eski kelimeyi kendiliğinden bu kişinin hafızasından kovmasını sağlayamamaktadır.
    Kitabın on ikinci başlığı olan Dil Kurumuna Ne Oldu? başlığı altında TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasına artık durdurulamaz olduğunu anlayarak yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edilecek şekilde dilimize alınması uygun görülmüştür. TDK için doruk noktası olarak bilinen 1932-1950 arası dönemde CHP’nin ve Atatürk’ün desteği alınmıştır fakat muhalifler genel adlarla bu dönemde uygulanan Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasını onaylamamaktadır. Askeri ihtilalin ardından Ocak 1961’de tüm bakanlıklara Türkçe karşılığı olan herhangi bir kelimenin kullanımının yasaklandığına dair bir genelge gönderilmiştir. Kurum bu şekilde sloganın öz Türkçe değil, sade Türkçe olduğuna işaret eder. Okullarda okutulan ders kitapları yazarları, “arı bir Türkçe” kullanmaları için eğitilmişlerdir. Dil kurumu uydurmaca değildir fakat dili zenginleştirmek için halk ağzından derlemeler, eski metinler taramalar, türetmeler kullanır. Türkçe’nin dil yapısına uygun hale getirilmeye çalışılan türetmeler muhalifler tarafından gülünç bulunur. “Uçak hastanesi” yerine “gök konuk sal avrat gibi”. “Bilimsel terimler ne kadar öz dilden kurulursa bilim o kadar öz malımız olur.” TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasını, bu durumun artık durdurulamaz olduğunu anlayarak “yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edecek şekilde dilimize alınmasını” uygun görür. 1924 (Teşkilat-i Esasiye) öz Türkçe uyarlamasının yapılma kararı alsa da bu girişimi ile ilerleme kaydedememiş mana ve kavram da bir değişim yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan 1945 kanunu ile değiştirilmiştir ve bu dil reformu görkemli Osmanlıca söyleyişinin ve anayasanın saygınlığının azaldığına dair avukatlar arasında bir kızgınlık yaratmıştır.
  • 158 syf.
    ·25 günde·3/10
    Yılmaz Erdoğan'ın ilk yazı yayınlamaya başladığı dönemden derlemeler. Hatta ilk yazılarında takma ad ile yazmış.

    Yılmaz Erdoğan'ın şiirini ve tiyatrosunu severim. Ancak henüz pişmediği dönemleri olduğundan mı yoksa zamanın edebiyatı böyle yazılar götürdüğü için mi bilmem ama yazılar adeta devrik cümle istilasına uğramış.
    Bazı yerlerde Yılmaz Erdoğan'ın "kendi sözlerinin gölgesine hayran" dizesini gerçekten kendine yazdığına hak veriyorsunuz.

    Sadece edebiyat değil içinde bol miktarda felsefe de var. Üzerine durup düşünmediğimiz ince şeyleri de katmayı ihmal etmemiş. Sonuç olarak ben okurken sıkça bunaldım. Sayfa aralarında "aforizmalar" ve içimize akan satırlar yok değil.

    Kitabın güncel basımı yok. Zaten ben de sahafta görüp almıştım.
  • MAHALLĐ LÜGATÇEMĐZDEN
    DERLEMELER
    şu Maraş’ın yüce yüce dağı var
    Târih olmuş onbaşıdan sağı var
    Âşıklara mesken olan bağı var
    Amman ede yavaş yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    Yaylaları hayat verir adama
    incelirsek avrat deriz madama
    Ökkeş’ine gamze atar Fadıma
    Göz değer, kız yavaş yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas.

    Pınarbaşı döşşek olur güzele
    Erenleri kıymet verir gazele
    Biz dâimâ, eski deriz ezele
    Güssüm bibi yavaş yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas.

    Hep yolları kara taşla örülü
    Bahçelerde marulları dürülü
    Yazı yaban evlek evlek sürülü
    Salman ede, yavaş yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    Maruf kışı, asla gözü götürmez
    Her çitili kolay kolay bitirmez
    Gâh yetirir, gâhi zaman yetirmez
    Durdu emmi yava yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    Berberlere kan aldırır hastası
    Maraş’lının tarhanadır pastası
    Sıkışırsa ırgat olur ustası
    Amman kalfa yavaş yürü usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    Anaları kurşun atar kızına
    Hatın & anam kına yakar dazına
    Bando deriz belediye cazına
    Puharıyı duman sardı usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    Hep eskiler, merdivene süllüm der
    Yatak amma usül olmuş bizde yer
    Gel Mustafa sen bu işe bir son ver
    Süllüm çürük yavaş yavaş usul bas
    Elde bardak, bizde moda bakır tas

    aşık mustafa zülkadiroğlu
  • Ermenistan'ın Azerbaycan'a karşı Karabağ saldırısı başladıktan sonra Cengiz Mustafayev gazetecilik mesleğini icra etmek üzere bölgeye gitmiştir. 1991 yılından itibaren Azerbaycan Devlet Televizyonu'nda muhabir olarak çalışmaya başladı. Ancak sadece Azerbaycan çapında faaliyet göstermekle yetinmedi. Onun röportajları Azerbaycan'ın yanı sıra pek çok Avrupa ülkesinde ve ABD'deki çeşitli kanallarda yer aldı. Ancak Sovyet döneminde devlet televizyonunda var olan sansür ve ciddi yasaklar Cengiz Mustafayevi geniş faaliyet olanaklarından mahrum ediyordu. Bundan dolayı Cengiz haberlerini derlediği özerk bir haber stüdyosu kurdu.

    Cengiz Mustafayev, Azerbaycan-Ermenistan savaşının 1992 yılına kadar olan döneminde cephede olanları medyaya taşıyan önemli bir figür olarak rol aldı. Ülkenin savaştaki bölgelerinden haberler, askerlerle yaptığı özel röportajlar ve tüm bunların yanı sıra Azerbaycan'daki siyasi süreç hakkındaki derlemeler Cengiz Mustafayev'in haberlerini oluşturuyordu. Cengiz Mustafayev, Azerbaycan kamuoyunda röportajları ile ün kazanmış olsa da, dünya onu daha çok Hocalı'da çektiği filmle tanıdı. Cengiz Mustafayevin Hocalı'da Ermeni askerlerce yapılan katliamı gözler önüne sermesi ile Ermenistan'ın imajı tüm dünyada ciddi sarsıntıya uğradı. Cengiz Mustafayev savaş bölgesinde yalnızca bir muhabir olarak görev almıyor, aynı zamanda bir asker hatta kumandan gibi birçok görevi kendi üstleniyordu.

    Cengiz Mustafayev'in bir savaş muhabiri olarak cephede parlayan yıldızı yine cephede son buldu. 15 Haziran 1992 tarihinde Hocalı rayonunun Nahçıvanlı köyünde Azeri ve Ermeni askerler arasında çıkan çatışma sırasında, çatışmayı görüntüleyen Cengiz Mustafayev burada yaralanmış, sonrasında ise vefat etmiştir. Cengiz Mustafayev'in kamerası vurulmadan açıktı ve ölene dek çekim yapmaya devam etmiştir. Vurulduktan sonra son sözü "öldüm" olmuştur.
    https://youtu.be/Lp-nODRt7mU