Yaşamak bazen sadece nefes almak değil, peşine düşenlerden kurtulabilmektir. Bunu en iyi, John Buchan’ın kaleminden çıkan bu hikayede hissediyoruz.
Hikayemiz, Güney Afrika’dan Londra’ya gelen Richard Hannay’ın sıradan ve tekdüze hayatından bunaldığı bir dönemde, kapısını çalan gizemli bir adamla tanışmasıyla başlıyor.
Amerikalı komşusu Franklin Scudder, içinde bulunduğu tehlikeli durumu Hannay’a anlatıp birkaç gün evinde saklanmak zorunda olduğunu söyler. Anlattıkları ise sıradan bir korkunun çok ötesindedir.. Avrupa’nın siyasi dengesini sarsabilecek büyük bir suikast planı ve bunun arkasında duran uluslararası bir casus örgütü.
Scudder, bu karanlık örgütün planlarını açığa çıkarmaya niyetlidir. Bunun için düşünüp taşınır ve olanlar yapar; lakin gerçekler bazen öğreneni yaşatmaz. Bir gece Hannay’ın evinde ölü bulunur.
Bir anda kendisini anlam veremediği bir oyunun ortasında bulan Hannay için artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Karşısında Scudder'ın cesedi ve elinde yalnızca Scudder’a ait, önemli sırlar taşıyan şifreli notlarla dolu kara bir defter vardır. Bu notlarda sıkça tekrar edilen bir ifade ise dikkat çeker: "Otuz Dokuz Basamak" Hannay, bu gizemli sözün sıradan bir cümle değil; çözülmesi gereken bir şifre, olayların merkezine uzanan karanlık bir ipucu olduğunu fark eder. Sanki bütün yollar dönüp dolaşıp aynı yere çıkmakta, bütün düğümler o “otuz dokuz basamak”ta birleşmektedir.
Ve o andan itibaren yaşamak, onun için yalnızca nefes almak değil; kaçmak, saklanmak ve gerçeği ortaya çıkarmak hâline gelir.
İnsan bazen hiç istemediği bir savaşın içine çekilir. Ne düşmanını tanır ne de dostunu seçebilir. Hannay da tam olarak böyle bir çıkmazın içine düşer. Suçsuzdur; fakat bunu anlatabileceği kimse yoktur. Haklıdır; ama haklı olmak onu kurtarmaya yetmez. Bu