Durmadan silah üreten bir sanayinin ise ayakta kalabilmesi için mutlaka bu silahları tüketmesi gerekiyordu. Buna da çare bulundu: “Bölgesel savaşlar.” Her iki taraf da sömürdükleri bölgelerde gerek ırkçılığa gerek ideolojiye dayalı bölünmeleri, elde bulundurdukları büyük propaganda güçleriyle kolayca tezgâhlıyorlar, bu bölünmeleri istedikleri zaman mevzii bir savaşa dönüştürebiliyorlardı.
İnsanın insanı, milletlerin milletleri, kuvvetlinin zayıfı sömürmesine dayanan bu emperyalist sistemin, eski Roma ve Yunan’dan tevarüs edilen iki dayanağı vardı: materyalizm ve nasyonalizm.
Siyasal ve ekonomik doktrinde birbirleriyle çatışmalarına rağmen, aynı medeniyetin iki kutbu olan Birleşik Amerika ve Rusya, giderek yeni zamanlar emperyalizmini oluşturdular ve insanlık bu iki sömürgen devin kıskacına düşmüş oldu.
Çağdaş bir dille söyleyecek olursak bizler mânâdan yoksun bir dünyaya atılmış başıboş varlıklar değiliz. Akıl ve özgürlük sahibi bir özne olarak mânâyı keşif ve inşa etmesi gereken bireyleriz. Buraya fırlatılıp atılmadığımız için evrenle bir kavgamız da olamaz. Zira ben ve evren, biz ve varlık aynı hikmet, merhamet ve inayet sahibi Yaratıcı’nın iradesi sonucu burada bulunmaktayız. Mekânın sahibi ne sensin, ne ben, ne de öteki; mekânın sahibi, ötesi.