Nefesim daralıyordu.
Kapana kısılmıştım.
Evin içinde kapana kısılmıştım. Dağın Altı’nda olsam yeriydi; tekrar o hücrede olsam yeriydi…
Aşırı hafif, aşırı hızlı adımlarla geri geri gidip lobinin ortasındaki meşe masaya çarptım. Yakınlardaki gözcülerden hiçbiri neler olduğuna bakmaya gelmedi.
Beni burada kapana kıstırmıştı; beni buraya kapatmıştı.
Tamlin birden arkamda belirip Rhys’in elini tuttu ve aşağı ittirdi. “Bu pazarlığa, hemen şimdi, şuracıkta bir son verirsen ne istersen veririm. Ne istersen.”
Kalbim aniden duruverdi. “Sen aklını mı kaçırdın?”
Tamlin benden tarafa bakmadı bile.
Rhysand tek kaşını kaldırmakla yetindi. “Zaten istediğim her şeye sahibim.” Sanki bir mobilya parçasıymış gibi Tamlin’in etrafından dolaşıp elimi tuttu. Rüzgâr bizi sarmalayıp götürdüğünde Tamlin’e hoşça kal deme fırsatım bile olmamıştı.
Arkamda, iki dev kayanın çarpışmasına benzer bir gümbürtü koptu.
Etrafa yayılan karanlık patlaması yüzünden kalabalık çığlık çığlığa kaçıştı, hatta bazıları oracıkta ortadan kayboldu.
Arkamı döndüm ve rüzgârdaki duman misali savrulan karanlığın içinde siyah ceketinin kol ağızlarını düzelten Rhysand’i gördüm.
“Merhaba, Feyreciğim,” diye mırladı.
“Yardım etmek istediğini biliyorum,” diye devam etti Lucien. “Üzgünüm.”
Ben de üzgündüm.
Sonu olmayan varlığım uçsuz bucaksız bir kuyu gibi önümde açıldı.
Beni tümüyle yutmasına izin verdim.
Bana bakan yüzü tanıyordum.
Gri mavi gözlerini, altın kahve saçlarını, dolgun dudaklarını, çıkık elmacık kemiklerini tanıyordum. Hafif kavisli yeni kulaklarını, güce uyarlanmış uzuvlarını, insani kusurları gizleyen belli belirsiz ölümsüzlük pırıltısını tanıyordum.
Yüzünden akan sahteliği, umutsuzluğu, çürümüşlüğü tanıyordum.
Hançeri kaldırırken elim titremedi.
Kemikli omzunu sıkıca tutup karşımdaki iğrenç yüze baktım - kendi yüzüme.
Ve üvez hançeri tam kalbime sapladım.