En azından, şimdi durum açık seçikti, felaket herkesi ilgilendiriyordu. Kent kapılarında çınlayan bozuk seslerin, yaşamımızın ya da ölülerimizin üzerlerine inen damgaların ortasında, aşağılık ama kaydedilen bir ölüme yazgılı, yangınların ve fişlerin, terörün ve formalitelerin ortasında, ürkütücü dumanlar ve sakin ambulans sirenleri arasında hepimiz aynı sürgün ekmeğiyle besleniyor, farkına varmadan, aynı sarsıcı birlik ve barışı bekliyorduk. Kuşkusuz aşkımız yerinde duruyordu; ama yalnızca artık kullanılamaz durumdaydı; taşınması güç, içimizde bir taş gibi kımıltısız, cinayet ya da mahkumiyet gibi kısırdı.