Televizyonlarda "dünya çapında otoyollar, dev köprüler yaptık" anlatısı dönerken, bir vatandaşın sabah evinden çıkıp işine giderken yaşadığı tecrübe tam olarak "köstebek yuvası yollar" ve trafik çilesi oluyor. Büyük vizyonlardan (Tayvan modeli gibi teknoloji sıçramalarından) bahsetmeden önce, bu ilkel altyapı sorunlarının neden çözülemediğini ve arkasındaki yapısal çürümeyi adlandırmak gerekiyor. Ortada teknik bir imkansızlık değil, tamamen tercih edilmiş bir rant ve denetimsizlik mekanizması var. Türkiye'de yolların sürekli delik deşik olmasının ve dökülen asfaltın ilk yağmurda erimesinin arkasında mühendislik yetersizliği değil, ihale döngüsü yatıyor. Bir yolun uzun ömürlü olması için en alt tabakanın (sub-base) doğru sıkıştırılması ve drenaj (su tahliye) sisteminin kurulması gerekir. Müteahhitler maliyeti düşürmek için bu görünmeyen kısımlardan çalar. Üstüne dökülen kalitesiz bitüm (asfalt hammaddesi) de birkaç ayda çatlar. Yolun tek seferde düzgün ve en az 10 yıl dayanacak şekilde yapılması, yerel yönetimlerin veya karayollarının o işi tekrar ihale edememesi demektir. Yol ne kadar çabuk bozulursa, yandaş şirketlere o kadar çok "asfalt yenileme ve yama" ihalesi açılır. Bu, kamunun parasını sürekli belirli müteahhitlere aktarma yöntemidir. Yeni imara açılan yerlerde bile iki aracın yan yana geçememesi tam bir şehircilik cinayetidir. Batıda yüzyıl önce planlanan şehirler bugün tıkır tıkır işlerken, bizde sıfırdan kurulan ilçeler neden daha ilk günden kilitleniyor? İmar planı yapılırken, belediyeler ve mülk sahipleri yollara, kaldırımlara ve yeşil alanlara (kamusal terk alanları) minimum pay bırakmak ister. Amaç, inşaat yapılabilecek parsel alanını maksimumda tutmaktır. Aslında yasalara göre her daire için bir otopark alanı göstermek zorunludur. Ancak müteahhitler
1000Kitap
Ölü Çayır
Taşı aldıktan sonra bölgeden uzaklaştı. Elindeki yeşil çekirdek hâlâ hafifçe nabız gibi atıyordu. Bir süre sonra ışığı zayıfladı; sanki bulunduğu toprak onu bastırıyordu. Yol onu geniş bir çayıra çıkardı. İlk bakışta ölü görünüyordu. Ama değildi. Otlar siyah değil — koyu bordo, kurumuş kan rengindeydi. Rüzgâr yoktu. Buna rağmen ot uçları yavaşça kıpırdıyor, birbirine sürtünürken kuru bir fısıltı çıkarıyordu. Durdu. Dizlerinin yanındaki otlara baktı. Eğilip bir tutam kopardı. Lifleri toz gibi dağıldı ama toprağa değmeden havada asılı kaldı. Toprak nefes alıyordu. Ortada yükselen yapı doğal bir kaya oluşumunu andırıyordu. Ama yüzeyi düzdü. İnsan eli değmiş gibiydi. Basamaklar yukarı doğru uzanıyor gibi görünüyordu. İlk adımı attığında fark etti. Merdivenler yukarı çıkmıyordu. Aşağı iniyordu. Her basamakta hava biraz daha soğudu. Sis dizlerine kadar yükseldi. Yeşil taş bu kez tamamen sustu. Bir titreşim hissetti. Sis aralandı. Yukarıdan gelen bir figür belirdi. At-insan. Gövdesi kaslı, derisi kül rengi; gözleri insana ait ama fazlasıyla sakindi. Toynak sesi yoktu. Basamaklara değdiği halde ses çıkarmıyordu. İkisi birkaç saniye hareketsiz kaldı. Kahraman kılıcını hafifçe kaldırdı. At-insan sadece başını eğdi. Ne tehdit ne dostluk. Sanki “henüz değil” der gibi. Sonra sis yoğunlaştı. Figür dağıldı. Bir adım daha attı. Merdiven bitti. Yapının içine girdi. İçerisi genişti. Tavandan sarkan taşlar kemik gibi uzuyordu. Duvarlar nemliydi ama damlama sesi yoktu. Bir kıpırtı oldu. Havada beyaz, yarı saydam kadın figürleri süzülüyordu. Tenleri duman gibiydi. Kanatları yoktu ama akbaba gibi daireler çiziyor, aniden aşağı dalıyorlardı. İlki üzerine atladığında geri çekilmedi. Kılıcı savurdu. Temas ettiği anda figür cam gibi çatladı ve sis halinde dağıldı. Soğuk bir dalga yüzüne çarptı.
1000Kitap
Reklam
Nazca Lines – Çölün Göğe Yazdığı Sırlar Peru’nun kurak Nazca Çölü’nde, yere değil göğe çizilmiş dev figürler uzanır… kilometrelerce uzunlukta dümdüz hatlar, geometrik şekiller ve yalnızca havadan tam olarak seçilebilen dev hayvan tasvirleri. Örümcek, maymun, kuş… ve kilometrelerce uzanan gizemli pistleri andıran çizgiler. Bu çizimler M.Ö. 200 – M.S. 600 yılları arasında yaşayan Nazca kültürüne atfediliyor. Üstteki koyu taş tabakası kazınıp alttaki açık renkli toprak ortaya çıkarılarak yapılmışlar. Yağmur neredeyse hiç yağmadığı için de iki bin yıldır silinmeden duruyorlar. Peki ama neden? Astronomik takvim mi? Ritüel yürüyüş yolları mı? Ya da gerçekten “göğe mesaj” mı? Bazıları bu hatların gökyüzünden gelen varlıklar için bir işaret olduğunu düşünür. Bilim dünyası ise daha temkinli; su kültü, tören alanları ve kozmolojik semboller üzerinde duruyor. Ama şu gerçek değişmiyor: Bu kadar büyük ölçekli bir tasarım, insanın hem mühendisliğine hem de hayal gücüne meydan okuyor. Nazca Çizgileri, insanlığın göğe bakarken yere bıraktığı en büyük imza olabilir. Ve belki de en büyük soru hâlâ havada asılı: Bunu kim için yaptılar?
1000Kitap
Sevmeyince, sevmek benim yüreğimde durduğu gibi görülmüyor sana; zebani gibi, canavar gibi, bin kollu kötü dev gibi, örümcek ağlarıyla dolu köhne bir ev gibi, bulaşıcı hastalıklı cadı gibi hasılı her ne kadar ölümü istesen de kalbimdeki sevgi girmek istemediğin mezar gibi geliyor sana...Bişnev...
Kalbizm
kurgusu ve konusu en iyi filmler “film izledikten sonra beyniniz zonkluyorsa, o film iyi yazılmıştır.” —bir sinema manyağı memento (2000) hafızasını 10 dakikada bir kaybeden bir adamın, karısının katilini bulmaya çalışması. olaylar sondan başa doğru anlatılıyor. izleyici olarak sen de ne olduğunu unutuyorsun. nolan zekâsının ilk büyük tokadı. oldboy (2003) 15 yıl boyunca bir odada kilitli tutulan bir adam, serbest bırakıldığında intikam almaya başlar. ama olay o kadar katmanlı ki, final sahnesinde koltuğa çakılı kalırsın. -- kore sinemasının tokat gibi cevabı: “biz de hikâye anlatmayı biliyoruz.” the prestige (2006) iki sihirbaz arasındaki ölümüne rekabet. film, kendisi bir sihirbazlık numarası gibi kurgulanmış. her izleyişte başka bir detay yakalıyorsun. son sahne, “bir ilüzyon ne zaman gerçektir?” dedirtiyor. coherence (2013) tek mekân, 8 kişi, bir kuyruklu yıldız geçişi. paralel evrenler, zaman kırılmaları, kim gerçek kim kopya belli değil. düşük bütçeyle yüksek zihin oyunu. “bunu yazan kimse, kesin bilimkurgucu değil fizikçi” dedirten film. triangle (2009) loop içinde loop. gemiye çıkan karakterlerin kaderi sonsuz bir döngüye hapsoluyor. kendini öldürenin kendin olduğu yer. finaldeki çekiç gibi sahne unutulmaz. enemy (2013) jake gyllenhaal'un iki karakteri canlandırdığı bu film, freudyen altmetniyle rüya içinde rüya gibi. örümcek sembolizmi, kafka'vari atmosfer ve “ben kimim?” sorgusu.
Yüzüklerin Efendisi ....Kıymetlimiss GOLLUM..
Size birazcık GOLLUM dan bahsetmek istiyorum.Onu yanlış tanıdığımızı düşünüyorum.Bu filmi güzel kılan Kült yapan kişidir kendisi.Bana göre yüzüğün gerçek efendisi Gollum ve hak eden de.. İtibari iade yapmaya çalışıcaz..Gollum yüzüğün efendisi değil kulu kölesi oldu.Kötü emelleri için kullanmadı, karşılıksız sevdi.O kadar çok sevdiki ona Kıymetlimisss adını verdi.Onun için en yakın arkadaşı Diegol u gözünü kırpmadan öldürdü. Yıllarca bir mağarada Kıymetlisiyle şer sefil bir hayat yaşadı..Ve hikayesinin sonunda da yüzük için kendini ateşe atan gerçek Kahraman. Çoktan unuttuk ekmeğin tadısını… …ağaçların sesini… …esen rüsgarın yumuşaklığını… Bilenler vardır Narnia Günlükleri yazarı C. S. Lewis ve J.R.R Tolkien Oxford üniversitesinde arkadaştılar.Hatta ikinci dünya savaşında ikiside savaş pilotu olarak görev yapmışlardı.C.S Lewis Narnia günlükleri ni yazınca İngiltere de büyük bir ilgi gördü hatta okullar da bile kitapları okunmaya başladı.O sırada Tolkien Hobbit i çıkarmıştı ve çevresi ve arkadaşları tarafından kitap alay konusu oldu.Daha sonrasında Tolkien Yüzüklerin Efendisi kitabinı yazınca C.S Lewis havası söndü.Ama konumuz bu değil konumuz GOLLUM... Gollum kimdir? Karanlık mağaralarda somurtan, çiğ balık yiyen ve kendi kendine mırıldanan Tolkien'in çalışmalarındaki en ikonik figürlerden biri bir kahraman, hatta güçlü bir Büyücü değil. Hayır, onun yerine yıllardır Orta Dünya'nın sefil yaratığı Gollum. Eğer Yüzüklerin Efendisi hayranıysanız , JRR Tolkien'in destanının tüm zamanların en iyi filmlerinden bazılarına imza attığını bilirsiniz . Ve bu kısmen, Sauron'un dikkatli gözü altında Frodo'nun Tek Yüzüğü yok etmek için Hüküm Dağı'na yaptığı yolculuğu izlerken bizi kendine bağlayan en iyi Yüzüklerin Efendisi karakterlerinden kaynaklanıyor . Ancak Sihirbazlar ,
1000Kitap
Reklam
Reklam