`black mirror` , modern toplumun karanlık yönlerini, teknolojinin etkilerini ve insan psikolojisini keşfeden bir antoloji dizisidir. her bölüm bağımsız bir hikâye anlatır.insan doğası, ahlak, toplum ve teknolojinin etkilerini sorgulayan, çoğu zaman karanlık ve düşündürücü hikayeler ama mükemmelle yakın etkililiyici ve istisnasız herkesin izlemesini öneririm . `` 1. sezon (2011)`` ``1. the national anthem ` /`ulusal marş` ingiltere prensesi kaçırılır ve kaçıran kişi, başbakan michael callow'dan ulusal televizyonda bir domuzla cinsel ilişkiye girmesini talep eder. hükümet ve halk arasında yaşanan kaos, medya etkisi ve ahlaki soruların işlendiği çarpıcı bir hikaye. `2`.`fifteen million merits`/`` 15 milyon değer` distopik bir dünyada, insanlar pedal çevirerek enerji üretir ve kazandıkları “kredi”lerle yaşamlarını sürdürür. bing adlı bir adam, aşık olduğu abi'nin bir yetenek yarışmasında ünlü olması için tüm birikimini harcar, ancak sistemin acımasız gerçekleriyle yüzleşir. `3. the entire history of you` /`tüm geçmişin` her anın kaydedildiği ve izlenebildiği bir teknolojiyle, insanlar geçmişlerini yeniden yaşayabilir. liam adlı bir adam, bu teknolojiyi kullanarak eşinin sadakatsiz olup olmadığını öğrenmeye çalışır ve saplantı haline getirir. ilişkilerde güvensizlik ve mahremiyet temaları ele alınır. `` 2. sezon (2013)`` `1. be right back `/ `hemen döneceğim` martha, sevgilisi ash'i bir kazada kaybeder. teknoloji sayesinde, ash'in sosyal medya ve mesajlarından oluşturulan bir yapay zeka versiyonunu kullanmaya başlar. bu “ash”, zamanla daha gerçekçi bir form alır, ancak martha'nın kaybıyla yüzleşmesi karmaşıklaşır. `2. white bear` / `beyaz ayı` bir kadın, hafızasını kaybetmiş şekilde bir dünyada uyanır ve sürekli kaçmak zorunda kalır. ancak hikaye, izleyiciyi şok
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Okuma saatimizde başlıyorum . Körlük devamı Görmek
İSLAM’DA ŞİDDET: NAHLE SAVAŞI İLK CİNAYET İLK GANİMET
İslam tarihinin en önemli savaşı ne Bedir Savaşı’dır ne de Uhud Savaşı’dır. En önemli savaş Nahle Savaşı’dır. Çünkü bu savaş Arabistan’da her şeyi değiştirdi ve bundan sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmadı. Bu savaştan sonra Hindistan’dan İspanya’ya kadar geniş bir coğrafyada büyük çatışmalar yaşandı, çok sayıda insan öldü. Felaketlerin boyutu tarif edilemez hâle geldi. Muhammed çok sayıda savaş yaptı ve bu savaşlardan en önemlisi Nahle Savaşı’dır. Çünkü bu savaş, İslam’ın gelişmesinde çok önemli bir kilometre taşıdır. Muhammed’in bu savaştan önce çeşitli ganimet amaçlı baskın girişimleri olmuş, ancak bu girişimlerde kayda değer bir sonuç elde edilememiştir. Mekke’den kendisine katılan muhacirler, bu seferlerde aç ve susuz gidip gelmekten bıkmış, memnuniyetsizlikler başlamıştır. Medineli Evs ve Hazrec kabileleri de Muhammed ve muhacirleri yaklaşık 18 ay boyunca beslemekten yorulmuştu. Hicretin gerçekleştiği Temmuz 622’den Nahle Savaşı’nın yaşandığı Ocak 624’e kadar Medineliler artık bu misafirlikten bıkmıştı. Muhammed’in acilen bir çözüm bulması gerekiyordu; aksi hâlde taraftarlarını yanında tutması zorlaşacaktı. Bu durumun sonucunda ortada İslam diye bir oluşumun kalmayacağı düşünülüyordu. Muhammed, bu şartlar altında eski Arap geleneklerini zorlayan bir hamle yaptı. Bin yıldır büyük bir titizlikle sürdürülen “haram aylarda savaşmama” kuralını aşmayı göze aldı. Yani haram aylarda da savaş yapılabilecekti. Ona göre ya bu köklü gelenek aşılacaktı ya da hareketin devamı mümkün olmayacaktı. Bu amaçla bir plan yaptı. Planı uygulamak üzere 12 kişilik bir birlik seçti ve başlarına Abdullah bin Cahş’ı komutan olarak tayin etti. Birlik komutanı bile planın detaylarını önceden bilmiyordu. Muhammed, Abdullah bin Cahş’a bir mektup vererek şöyle dedi: “İki
“Hani köpeklerin uzun bir birliktelikten sonra efendilerine benzedikleri söylenir ya… Bana öyle geliyor ki kocam için de aynı şey söz konusuydu.” Bu sözü okuyunca, duraksamadan yazmalıyım dedim; hissettiklerimi, kafamın içinde dönüp duran o karmaşayı… Bu söz ilk kez karşıma çıkmıyordu. Eat Pray Love’da da denk gelmiştim. Boşandıktan sonra eski sevgilisini en yakın arkadaşı ve onun eşiyle tanıştıran kadın sahnede… Ve arkadaşının o cümlesi: “Sahiplerinin köpeklere benzemesi gibi sen de hayatına giren her adama benziyorsun ve onun gibi görünüyorsun.” Tokat gibi bir gerçek, yüzüme çarpan bir aynaydı. Romantik ilişkilerde beni en çok korkutan şey, benliğin ve ruhun bir başkasının benliğiyle karışmasıydı. Kontrolsüzce, sanki tek bir kişinin iki kişiye bölünmesi gibi. İlişkilerin sorunsuz devam etmesi için birinin diğerinin benliğini giymesi mi gerekiyordu, bir kıyafet gibi… Yoksa kendini keşfetmekten vazgeçip, başka birinin kişiliğinin devamı olmak mı daha kolaydı? Bunu yapan çok kişi görmüştüm. Hatta bir keresinde ağzımdan istemsizce dökülmüştü: “Romantik bir ilişkide evcilleştirilmekten korkuyorum galiba.” Kendi cümlem bana bile yabancı gelmişti. Acaba demem gereken, başkasının benliğini giymek ve görünmemek miydi? “Bir elmanın diğer yarısı” meselesi ise her zaman saçmaydı. Neden yarım elma olmak zorundaydın ki? Tam elma olarak kalıp, iki elma olmak… Birlikte değilken bile tam kalabilseydik… Bu fikir kafamı kurcalarken, saçma sözleri kim buluyordu cidden? Kadın-erkek ilişkilerinde zaten hep bir elma var. Bu elma olayına dair yorum yapmak ise çoğu zaman sevimli bir sonuç vermiyor. Peki beni rahatsız eden neydi? Başkasına köpeklerin sahiplerine benzediği gibi benzemek rahatsız etmiyorsa, beni neden rahatsız ediyordu? Belki de bunu yaşayanların çoğunun kadın olmasıydı. Kadın
Duygu ve Düşünce
Bir çay, bir yağmur,bir yalnizlik
Yağmur bazen sadece su değildir, insanın içine düşen, geçmişin tozunu kaldıran, kalbin en kuytu yerlerini ıslatan bir hatıradır. Gökyüzü sanki susmuş da konuşmayı damlalara bırakmıştır. her damla bir cümle, her serinlik bir itiraf gibi. Yağmurda yürümek. İliklerine kadar ıslanmak. Kaçmamak .saklanmamak. Sanki hayatın bütün yükünü omuzlarından bırakıp ,ne olacaksa olsun,demek gibi. Üstündeki her damla, içindeki fazlalıkları da alıp götürür. İnsan bir anlığına çocuk olur, özgür olur. hatta biraz da kırık. Sonra eve girersin. Üstünden akan suyla birlikte sanki günün ağırlığı da akıp gider. Ilık bir duş. omuzlarına değen su, yağmurun devamı gibi. ama bu sefer daha şefkatli, daha sarıp sarmalayan. Duştan sonra, Bir çay Elinde bir kitap, ama aslında okuduğun şey satırlar değil; kendi içindir. Cam kenarına oturursun, yağmur hâlâ oradadır. Camdan süzülen damlalar yarışır, hangisi önce düşecek diye, sen de hayatındaki şeyleri düşünürsün; kim kalacak, kim gidecek. İşte o an. En derin huzur oradadır. Yağmur romantizmdir ama gösterişli değil. sessiz bir romantizm. Bağırmaz, hissettirir. Dokunmaz, içinden geçer. Bazen yanında biri olur, konuşmazsınız bile. Sadece aynı yağmuru izlemek yetiyordur. Çünkü bazı duygular kelimeyi sevmez sadece hissedilmek ister. Ve en güzeli şu, Yağmur kimseyi ayırmaz Zengini de ıslatır, yoksulu da, öğretmeni de, bakkalı da Seveni de, kırılanı da, Belki de bu yüzden yağmur, en çok kalbi olanlara yakışır.