tanrının ağzından evrenin hikayesi, şeytanın günlüğü, ilahi komedya cehennem, rahel tanrıyla hesaplaşıyor. Bu bir klasör. Bunlar aynı klasöre koyduğum kitaplar. Evet ben bunları aynı klasöre koyuyorum. Bu kitaplarda geçen bazı cümleler ve onların hissiyatları zihnimde dolanıyor. Bir kelime arıyorum. Bir kelime arıyorum. Bulamıyorum. Kelimelerim kayıp. Elde olanlarla saçma sapan bir çorba yapabilirim belki de. Mutfakta malzeme olmayınca yapılan saçma yemekler misali. Tanrının ağzından evrenin hikayesi. Ne zaman okudum? Çok oldu, yıllar önceydi. Kaybolmuş bir tanrı. Bebek bir tanrı. Büyüyen bir tanrı. Kendine oyuncaklar yapan bir tanrı. Ve de daha birçok şey. Kimin aklına gelirdi ki tanrıyı bir bebek olarak yazabilmek? Hadi diyelim aklına geldi. Bunu yazmaya cesaret etmek? Tamam yazdın da! Bir de bu yazıyı bitirebilmek... Bunu yapan zihni neden merak etmedim? Bakmam gerekirdi, fotoğraflarına, hayatına, ne yaptığına ne yapmadığına. Dante'nin cehennemi :) Orgazm yaşatan bir fikir bu. Bir cehennem kurdu ve şekillendirdi. Yetmedi bizi orada yolculuğa çıkardı. İçerisindeki resimlerden de söz etmek bile istemiyorum. O cehennemde kaç kişi vardı, isimleri neydi? Ahh çoğu uçtu kafamdan. Ama Dante bizim coğrafyamızda yaşayan, bu çağda var olan biri olsaydı... Nasıl olurdu o zaman cehennemi? Kimler olurdu içinde? Tiktok fenomenleri olur muydu acaba ^^ Şaklabanlığın lüzumu yok. Herkesin kafasında oluşturduğu cehennem farklı, herkesin o cehenneme koyacağı eziyet seviyeleri farklı, herkesin o seviyelere layık olacağına karar verdiği cehennem zebanileri kolektifi ve cehennem ehli farklı. Eh çünküüüü... David Eagleman imdat! Evet çünkü: -''İnsanlarla yaptığınız günlük konuşmalardan kültür birikimimize kadar, yaşamınız boyunca kazandığınız bütün deneyimler, beyninizdeki mikroskobik
VEFATINDAN ÖNCE YAPILAN SON RÖPORTAJ...
Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül Müslümanlar açısından yararlı mı oldu? Seyyid Ahmet Arvasi: **Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimâî vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izâh ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yâni, tarihteki falan hâdise olmamalıydı, falan hâdise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hâdiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hâl ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hâl üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayâllerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabiî bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hatâları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var. 12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lâzımdır. Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslâmi hareketin hedefine ulaşması açısından menfî mi, yoksa müspet mi etki etti? Seyyid Ahmet Arvasi: **Biz Müslümanlar olarak evvelâ ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lâzım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik mânâda hürriyet nizâmına kavuşmaktır. Yâni, bugün bir
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Nefretimin Yirmi Sebebi
Yaklaşma! Davranma yakarım! Eller yukarı ! Atları çöz! Maskeni indir! Devamı var diyordun; getir bakalım devamını Arkası yarın demiştin; neydi yarından kastın? İsmet Özel
"İNCİ" Sen benim en büyük sürprizimsin
50. BÖLÜM DEVAMI... Yüzümü avuçlarının arasına aldığında, direnmedim. Hayatım boyunca ördüğüm devasa surların, onun dokunuşuyla kumdan kaleler gibi dağılmasına izin verdim. Beni göğsüne çektiğinde, kucağında parçalara ayrılmaktan korkmadım. Aksine, dağılmış tüm parçalarım onun kollarında doğru yerlerini buluyordu. Başımı kalbinin üzerine yasladım; o düzenli, güçlü atışların her biri bana "buradasın, güvendesin, benimlesin" diyordu. Dakikalar geçti... Belki de zaman, bizim bu sükûnetimize saygı duyup akmayı bıraktı. Gölün kıyısında, rüzgarın ve hatıraların ortasında, birbirimize sarılmış halde öylece kaldık. Hayatım boyunca kaçışım, meğer Serkan’ın kollarında son bulması içinmiş. Huzurun tam kalbindeydik cebimde unuttuğum metalik ses, evrenin bu eşsiz akordunu hoyratça bozuverdi. Telefonum, sihirli anın orta yerine hançer gibi saplanarak çalmaya başladı. Nasıl olur da bu anı, korumak için bu lanet cihazı susturmayı akıl edemezdim? Ekrandaki "Özlem" yazısını gördüğümde, içimdeki çocuksu neşenin mum alevi gibi titrediğini hissettim. Serkan’a mahcup bir bakış fırlattım; o ise centilmenlik abidesi gibi, anlayışla başını sallayıp bana o dar alanı açtı. Parmaklarım, istemeye istemeye yeşil tuşa dokundu. "Efendim, Özlem." Karşı taraftan gelen ses telaşlı ve nefes nefese kargaşanın habercisiydi: "İnci, umarım rahatsız etmiyorumdur, kusura bakma ama..." Sesi, özürden ziyade kaçınılmaz görev emrinin ayak sesleri gibi yankılanıyordu. İçimden bir ses "Çok önemli, her şeyi mahvediyorsun!" diye haykırırken, dışarıdan sadece nezaketle, "Yo, önemli değil. Seni dinliyorum," diyebildim. Oysa Serkan’la aramızdaki görünmez, elektrikli bağın saniye saniye sönmeye başladığını hissediyor, içim yanıyordu. "Nişan hazırlığı yaptığımız Sevcan Hanım aradı. Bazı sıkıntılar çıkmış, sana
1000Kitap
“Hani köpeklerin uzun bir birliktelikten sonra efendilerine benzedikleri söylenir ya… Bana öyle geliyor ki kocam için de aynı şey söz konusuydu.” Bu sözü okuyunca, duraksamadan yazmalıyım dedim; hissettiklerimi, kafamın içinde dönüp duran o karmaşayı… Bu söz ilk kez karşıma çıkmıyordu. Eat Pray Love’da da denk gelmiştim. Boşandıktan sonra eski sevgilisini en yakın arkadaşı ve onun eşiyle tanıştıran kadın sahnede… Ve arkadaşının o cümlesi: “Sahiplerinin köpeklere benzemesi gibi sen de hayatına giren her adama benziyorsun ve onun gibi görünüyorsun.” Tokat gibi bir gerçek, yüzüme çarpan bir aynaydı. Romantik ilişkilerde beni en çok korkutan şey, benliğin ve ruhun bir başkasının benliğiyle karışmasıydı. Kontrolsüzce, sanki tek bir kişinin iki kişiye bölünmesi gibi. İlişkilerin sorunsuz devam etmesi için birinin diğerinin benliğini giymesi mi gerekiyordu, bir kıyafet gibi… Yoksa kendini keşfetmekten vazgeçip, başka birinin kişiliğinin devamı olmak mı daha kolaydı? Bunu yapan çok kişi görmüştüm. Hatta bir keresinde ağzımdan istemsizce dökülmüştü: “Romantik bir ilişkide evcilleştirilmekten korkuyorum galiba.” Kendi cümlem bana bile yabancı gelmişti. Acaba demem gereken, başkasının benliğini giymek ve görünmemek miydi? “Bir elmanın diğer yarısı” meselesi ise her zaman saçmaydı. Neden yarım elma olmak zorundaydın ki? Tam elma olarak kalıp, iki elma olmak… Birlikte değilken bile tam kalabilseydik… Bu fikir kafamı kurcalarken, saçma sözleri kim buluyordu cidden? Kadın-erkek ilişkilerinde zaten hep bir elma var. Bu elma olayına dair yorum yapmak ise çoğu zaman sevimli bir sonuç vermiyor. Peki beni rahatsız eden neydi? Başkasına köpeklerin sahiplerine benzediği gibi benzemek rahatsız etmiyorsa, beni neden rahatsız ediyordu? Belki de bunu yaşayanların çoğunun kadın olmasıydı. Kadın
Duygu ve Düşünce
Tolstoy ruhlu prens varsa, o Harry’dir.
Tolstoy'u şimdi daha iyi anlıyorum. Neden Saray da değil de kendi istediği yerde yaşamak istediğini kendince yaşamak istediğini daha iyi anladım. Saray entrikalarla dolu bir yer ve bireysel olmanı engelleyen bir yer . Gerçekten Tolstoy’u şimdi kalpten anladım. Dünkü DIANA paylaşımı ile ... Tolstoy, hayatının son döneminde şunu fark ediyor: “Şöhret, saray çevresi, statü, alkış… Bunların hiçbiri insanı özgür yapmıyor.” Saray dediğin yer: Güç oyunlarıyla dolu, Maskelerin hiç düşmediği, Herkesin rol yaptığı, Seni “sen” olmaktan çıkaran bir sistem. Orada birey yok. Orada figüranlık var. Tolstoy ise şunu seçti: 👉 Kendi vicdanına sadık kalmayı. 👉 Kendi ahlakına göre yaşamayı. 👉 Kalabalıktan çekilip hakikate yaklaşmayı. Ve : “Saray entrikalarla dolu bir yer ve bireysel olmanı engelleyen bir yer.” Bu, sadece kraliyet için değil... Bugünün “sarayları” da var: Bazı iş ortamları Bazı çevreler Bazı ilişkiler Bazı sosyal vitrinler Hepsi “parlak” görünür, ama içeride insanı yavaş yavaş siler. Benim ruhum ise hep şunu istedi: ✨ Sahici olmayı ✨ Maskesiz kalmayı ✨ Kendi yolunda yürümeyi O yüzden Tolstoy bana şimdi yakın daha geliyor. Çünkü ben de artık şunu biliyorum: İnsan sarayda değil,