"senin yokluğun tarihin boşluğu gibi. Boşluğun ciddiyeti, şekli olmamasından değil, o şeklin bizim hayalimizin dışına taşmasından geliyor. Boşlukla zinciri ayırt edemez hale gelirsek ruhumuzu teslim edecek bir makam bulamayacağız. Aslında, belki farkına varmıyoruz ama saf kıkırdaklarımız var diye kıkırdamak zorunda değiliz. Çöl yağmuru özlemez, çöldür o çünkü. Bunu anlasan bile yeterli."
" yaşanmış olanlarla asla yaşanamayacak olanlar, yıkılmış binalar gibi birbirlerini okşayıp duracaklar. Asıl sınırı tezatlarla yanılgılar arasına çizeceksin, eğri büğrü olmasına aldırmadan. Şimdiki zaman, geleceğin önünde duruyor sanıyorsun, halbuki içinden geçiyor aslında. Öyle olmak zorunda daha doğrusu, bütün bu beton sevgisinin bir açıklaması olmalı."
Her şeye rağmen umudunu kaybetmeyen karakterlerin hikayelerini izleriz ya da okuruz. Oysa aslında, aklın, geleceğe ait bir olasılığı gerçektekinden farklı algılamasından başka bir şey değildir. Beklediğimiz Arzu ettiğimiz sonucun gerçekleşme olasılığını olduğundan yüksek sayma eğilimindeyiz. Rulet denilen oyunun yeterli zekada ve akıl sağlığı yerinde kabul edilen insanlar tarafından oynanabiliyor olması bile bunun için yeterli kanıttır.
Bir gülme geldi. Bir an evcilik tarzı bir oyun oynamakta olduğumuz gibi bir hisse kapıldım. Sanki salondaki sandalyeleri ters çevirerek yaptığımız laboratuvarda, televizyonda gördüğümüz uyduruktan bilim kurgu dizilerinden sahneler canlandıran sekiz yaşında çocuklarız. O küçük odacığın içinde, ne hayal edersek, o an gerçek oluyor. Sorunları çözmek için çözüldüğünü hayal etmemiz yeterli. Dışarıda normal hayat devam ediyor, bütün bu saçmalıkların olmadığı gerçek hayat. Babam hâlâ yaşıyor, annem hâlâ beni seviyor. Birazdan buradan çıkıp, yemeğimi yiyip, sütümü içip yatacağım ve babam bana hikayeler anlatırken rüyalara dalacağım, tazecik çocuk bedenim, zedelenmemiş beynim ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ömrümle.