"Ölünceye kadar kör ve sağır sayılırdık. Rüya görmekte olduğunu bilmeyen, bu nedenle gördüğü her şeyi gerçek sanıp gücünün yettiği herkesi o gerçeklikte yaşamaya zorlayan bir insanın derin uyku hali gibiydi yaşamak.
Ölmekle birlikte duyuların ve duyguların önündeki, biri hariç bütün perdeler kalkardı. Rüya biter ve uyanıklık başlardı böylece. Uykuda görüp duyamadığı şeyleri, yani gerçek olan gerçekleri görme, algılama, öğrenme kabiliyeti kazanırdı insan. Sanrılardan kurtulur, korkulardan ve kaygılardan kurtulur, saçma sapan gelenek, görenek, örf, dogma ve öğretilerden kurtulur, son perdenin kalkacağı günü sabır ve huzur içinde, korkusuzca beklemeye başlardı.Ölüm hâli, hayatta olma hâlinden farklı olarak ne olduğunu bilme hâliydi. Öte taraf değildi ölüm tarafı, ara taraftı. Bu nedenle ölülerle diriler kesin olarak ayrılmazdı birbirinden. Birinin bedeni toprağın üstünde olurdu, diğerininki altında. Ama ölünün ruhu,fırının ruhundan yüz bin kere daha diri olurdu. Belki çok daha diri.
Ancak yine de çok farklı bir boyuttu ölüm. Farklı bir mekân, zamana ait olmayan bir zaman... Ölen insan, hayatı boyunca üstünde kapalı duran ağır kapağı yukarı kaldırır, nihayet kabuğundan çıkar, kâinata gören gözlerle ilk defa bakarak hakiki hürriyete çok yaklaşırdı.Mekânı yoktu ölünün, ama gömüldüğü mezar aracılığıyla kâinatla bağı vardı. Uzay yürüyüşü yapan bir uzay adamının araca bağlı olması gerektiği gibi, ölünün de mezarına bağlı olması gerekirdi. Bu yüzden çok kıymetliydi mezar denen şey. Ölünün dünyayla ara dünya arasında boşa çıkmasına mani olan tek bağlantıydı; yeniden doğacağı mahşer gününe kadar, bebeği selamette tutan ana rahmi gibi selamette tutardı onu. Yeniden doğuşun rahmiydi mezar. Doğum anına kadar da dokunulmaz kalmalıydı bu yüzden. Ölünün sonsuza kadar yaşamak üzere