“Bir keresinde biri şöyle demişti: ‘Heteroseksüeller arasında sen bir eşcinselsin. İngilizler arasında Katolik’sin. İrlandalı bir Katolik. Amerikalılar arasında biraz İngiliz’sin. Akademik çevrede biraz serserisin. Serseriler arasında biraz akademiksin. Kendini hep belli bir gruptan ayırıyorsun.”
Beyaz bir adam olarak bütün hayatınızı hiç dışlanmadan geçirebilirsiniz. Sadece siyah derinizin görüldüğü bir kuyumcuya asla girmezsiniz. Sadece memelerinizin görüldüğü bir bara asla girmezsiniz. Beyaz olmak duvar kâğıdı olmak gibidir. İyi ya da kötü anlamda ilgi çekmezsiniz. Tüm dikkatleri üzerinize çekerek yaşamak nasıl olurdu acaba? İnsanların size uzun uzun bakmasına izin vermek? Boşlukları doldurmalarına ve ne isterlerse onu varsaymalarına izin vermek? İnsanların kendilerinin bazı yönlerini bütün gün boyunca üzerinize yansıtmalarına izin vermek?
Filozof Martin Heidegger insanların dünyayı, kullanılmaya hazır bir malzeme deposu olarak görme eğiliminde olduklarına işaret etmiştir. İşlenip daha değerli bir şeye dönüştürülecek bir stoktur bu. Ağaçlar mobilyaya dönüştürülür. Hayvanlar ete. Heidegger bu ham doğal kaynaklar dünyasına bestand diyordu. Petrol kuyuları ya da elmas madenleri gibi doğal bestand’a sahip olmayan insanların ellerindeki tek stoka, yani hayatlarına yönelmeleri kaçınılmaz olsa gerek. Bizim çağımızın bestand’ı fikri mülkiyetimizdir. Fikirlerimizdir. Hayat hikâyelerimizdir. Deneyimlerimizdir.