Ama ben duyuyorum o milyarlarca insanın sesini. Hatta bütün konuşmaları ayrı ayrı
duyabiliyorum. Milyarlarca değişik tondan ses. Dünyanın dönme sesini bile duyabiliyorum.
Beynim milyarlarca parçaya ayrılacakmış gibi sızlıyor. Kulak zarlarım birbirine değiyor.
Seslerden çıldırıyorum. Ellerimle kapatıyorum kulaklarımı yatakta kıvranarak. Yetmiyor! Yastığı başıma bastırıyorum. Sıkıştırıyorum kafamı yatak ile yastığın arasına. Ama gitmiyor sesler. Yeni
doğan çocukların ağlamaları, mayına basan askerin çığlığı, taksi çağıran kadının bağırışı..
Düşüncelerimi bile duyamaz oluyorum. O kadar çok ses var ki!
"Sus!” diyorum. “Lütfen. Şu an, dünya üzerinde konuşanları düşün. En az altı milyar insanın
yarısı konuşuyor. Bir şeyler anlatıyor. Ne büyük bir ses! Ne büyük bir gürültü! Dinle! Çin’de
üçüncü çocuğunu aldırmak için doktora yalvaran kadını, Macaristan’da dilenen adamı,
Kanada’da karşısındaki erkeğe kur yapan erkeği. Duy bunların hepsini. O milyarlarca insanın
hep birlikte konuşarak yarattıkları korkunç gürültüyü dinle!”
O an, biraz daha uzaklaştım kendimden, dünyadan. Uzaya fırlatılan
köpek gibi. Denizin dibindeki dalgıç gibi. Bir ölü kadar uzaklaştım hayattan. Kendimde nefret
edecek yeni bir şey bulamıyordum uzun zamandır. Ama işte karşıma çıkmıştı. Ve ben nefret
edilecek olanı kolayca tanırım.