İlk öğrenilen bilgi tahta oturtulur.Bu sebeple insanlara ilk neyi öğrettiğinize dikkat edin.
Çöl de uzun süre kaldıysanız
Günlerdir çölde susuz kalmış bir yolcu düşünün. Önüne çıkan ilk su birikintisine, çamurlu mu, zehirli mi diye bakmadan can havliyle atılır. Amacı susuzluğunu gidermektir ama o kirli su onu daha da hasta edebilir. Ya da çok aç bir şekilde market alışverişine çıktığınızda sepetinizi hiç yemeyeceğiniz, sağlığa zararlı abur cuburlarla doldurursunuz. İşte ruhumuz yalnızlıkla acıktığında da karşımıza çıkan ilk insana, onun niyetini anlamadan kalbimizin kapılarını sonuna kadar açariz. Nietzsche’nin dikkat çektiği nokta tam olarak burasıdır. Yalnızlığın getirdiği o boşluk hissi yüzünden, seçici olmayı bırakırız. Sırf masada bir sandalye boş kalmasın diye bize hiç uymayan, belki de bize zarar verecek insanları hayatımızın başköşesine buyur ederiz. Oysa her uzatılan el dost eli olmadığı gibi, her kalabalık da bize huzur vermez. Kendi kendimizle barışıp yalnızlığımızı bir ceza değil de bir dinlenme alanı olarak görmediğimiz sürece, yanlış insanların limanlarında kaybolmaya mahkumuzdur.
Hayata Dair
Reklam
Kendi Klasiklerimize Neden Bu Kadar Yabancıyız? Bugün “klasikler” denildiğinde zihnimizde çoğunlukla Batı düşüncesinin kurucu metinleri beliriyor. Şüphesiz bunlar insanlığın ortak mirasına ait eserlerdir ve okunmayı hak ederler. Ancak İslâm medeniyetinin asırlar boyunca ürettiği felsefî, hikemî ve irfânî klasiklere yönelik aynı dikkati gösterdiğimiz söylenemez. Hatta “okuyalım, çocuklarımıza da okutalım” dediğimiz klasikler söz konusu olduğunda, bu kavram çoğu zaman neredeyse otomatik biçimde Batı klasiklerini çağrıştırmakta klasik okuma tasavvurumuz büyük ölçüde bu minvalde sınırlanmaktadır. Klasikler, yalnızca geçmişte yazılmış metinler değildir. Bir medeniyetin varlık, bilgi, ahlâk ve insan anlayışının en yoğun biçimde billurlaştığı metinlerdir. Her medeniyet kendi kavramlarını, sorularını ve hakikat tasavvurunu bu eserlerde muhafaza eder. Bu nedenle kendi klasiklerine yabancılaşmak, yalnızca bazı kitapları okumamış olmak değil, kendi düşünce geleneğinin kavramlarına, meselelerine ve idrak ufkuna da uzak düşmektir. Bu bağlamda felsefe, hikâye, şiir ve ahlâk diliyle yazılmış bazı klasik eserlerimize hep beraber bakalım: Bu klasiklerin en temel ortak özelliği, en karmaşık metafiziksel ve ahlâkî hakikatleri dahi alegoriler, masallar ve yaşanmışlıklar gibi her seviyeden insanın okuyup 'vusatınca' anlayabileceği, kendi ruh dünyasına tatbik edebileceği edebi bir dille sunmalarıdır. Bunlardan "bazıları": 1. Sa'dî Şîrâzî (Ö. 691 / 1292) - Bostan ve Gülistan: Ahlâk, hikmet, siyaset ve insan ilişkilerini şiir ve hikâyelerle anlatan klasik edebiyatın başyapıtlarındandır. 2. Mahmud Şebüsterî (Ö. 720 / 1320) - Gülşen-i Râz: Vahdet-i vücûd, insan-ı kâmil ve metafizik hakikatleri özlü ve şiirsel bir dille ele alan tasavvuf klasiğidir. 3. Âşık Paşa (Ö. 733 / 1332) -
1000Kitap
Bir kızılgergedan öldüğünde, farkeder mi kimse Sabahların daha sessiz olduğunu? When a robin dies, does anybody notice quiter mornings? Bu Haiku (Japon Şiiri), Budist dergisi olan Tricyle tarafından düzenlenen Haiku Challenge’ın Mart ayı kazananı oldu. Her ay yüzlerce başvuru arasından seçilen şiirler, doğaya dikkatle bakmanın ve sıradan anlarda saklı olanı farketmenin bir örneği olarak ortaya çıkıyor. İşte yeni bir heyecanım, yeni bir merakım oldu ☺️ Haiku Şiirleri yazabilmek ve Haiku Challeng’a katılabilmek 🌿. Dikkat ederseniz, cümlemde “amacım oldu” demedim. Saf bir merak ve heyecan hatta sevinçten söz ediyorum. Bence mutluluk budur.
Şiir
Yaşım ilerledikçe, insanların ne dediklerine daha az dikkat eder oldum; Yalnızca ne yaptıklarını izliyorum. | Carnegie
Ey derin derin düşünen.. dünyayı mı düşünüyorsun. ? Dikkat et! Yüreğini yoran düşünceler, Rahman'ın hoşuna gitsin. Musab bin Umeyr
Reklam
Reklam